17 Mayıs 2011 Salı

Çılgın Diyet

2010’un Ağustos ayıydı. İstanbul cayır cayır yanarken ben 8 hafta boyunca takım elbise ile sabah 6’dan akşam 20.30’a kadar staja taşınmıştım. Malum ofis ortamında da fazla hareket imkânı bulamadığımdan ve strese girdiğimde daha fazla yemek yediğimden bir hayli büyüdüm.



Bilmem hatırlar mısınız; bilenleriniz mutlaka vardır: 8 Ağustos 2010 tarihinde ben 108 kiloydum. Ekim ayının 1. haftasının bitiminde ise 83 kiloya kadar indim. Yani 7’si diyetle geçen toplam 8 haftanın sonunda 25 kilo verdim.

Nasıl başardığımı lafı dolandırmadan hemen açıklıyorum: akupunktur yardımı ile zayıfladım. Her hafta bir kez gittiğim akupunktur doktorunda vücuduma sayabildiğim kadarıyla takılan 50-60 iğne ile 15 dakika geçirdikten ve kulağıma 1 hafta boyunca takılı kalacak iğneleri yapıştırdıktan sonra içinde pek bir şey olmayan bir diyet listesi uyguladım ve her gün 1 saat de yürüdüm.

Diyet listemde yenebilecek pek bir şey yoktu derken şaka yapmıyordum.
  •  Sabahları: 1 Elma veya 1 Armut veya 1 muz veya 1 portakal veya 1 domates veya 1 salatalık veya 1 mısır veya 2 kivi veya 5 erik veya 10 kiraz veya 10 kestane.
  • Öğlenleri sabahki menünün tekrarı
  • Akşamları 1 avuç marul ve 1 domates ile yapılan mevsim salatası veya 200 gr haşlanmış brokoli. Ayrıca yanında bir kâse yoğurt serbest.
  • Ve tüm bunların yanında her 2 saatte bir olmak üzere toplamda 8 tane soda içilecek.



“Ama bu çok sağlıksız, ölmedin mi, kasların kemiklerin erimedi mi” tepkilerinden önce bu diyetin doktor kontrolünde yapıldığını hatırlatmak isterim. Ayrıca her hafta 50-60 akupunktur iğnesi yememin de bir amacı vardı =) Bir şekilde kaslar korunup, harcanacak enerjinin yağdan yakılmasını sağlıyormuş. Bu diyeti akupunktursuz yapanların da 3 gün içinde açlıktan bayıldıklarını hatırlatmamda fayda var. (O yüzden lütfen evde kendi başınıza denemeyin.) Zira akupunkturun etkilerinden biri de pek fazla açlık hissetmemem oldu. Samimiyetle söylüyorum, o kadar az yemek yememe rağmen bir kez bile karnım guruldamadı. Diyet bittiğinde itiraf ediyorum biraz çökmüş görünüyordum ama o kadar kısa sürede böyle fazla kilo vermiş biri için oldukça iyiydim.

Şimdi anlatırken fark ettim, kilo vermek sanki çok kolay bir şey gibi anlatmışım. İğneler nasıl olsa zayıflatıyor, zaten karnı da acıkmıyormuş, günde 1 saat yürümek de bir şey değil elbet diyebilirsiniz. Öyle değil. Öncelikle bu işe kesinlikle azimli olmanız gerekiyor. Doktorun diyet listesini harfiyen uygulamanız gerekiyor. 1 lokma bile kaçırırsanız kilo verme duruveriyor. Bu yüzden bu diyeti yaparken çevrenizden size destek olacak biri gerçekten önemli. Gerektiğinde sodanızı getirecek, size bugün domates mi salatalık mı yemek istersin diye soracak ve hatta 7. Haftanın sonunda bir lokmacık kötü kalite peynir için cinayet işlemeyi göze alma kıvamına geldiğinizde sizi teselli edecek birinin varlığı başarıya ulaşmanızda cidden etkili.

Son olarak doktorumu merak edenler olabilir. Ankara’nın en iyi akupunktur doktoru Ali Sezen’e gittim. Gerçekten göze alıyorsunuz iletişime geçmekten çekinmeyin. Tavsiye ederim.  

15 Mayıs 2011 Pazar

Seviyorsan Git Konuş



Hayır, çekinecek hiçbir yok. Eğer birinden ilk görüşte hoşlandıysan ve onu daha da tanımak istiyorsan bunu gidip o kişiye söylemekten, gidip onunla muhabbet kurmaktan daha doğal bir şey yok. Birisi gelse havadan sudan bir muhabbet açsa, belki bir küçük iltifat da etse suratına tokadı yapıştırır mısınız yoksa beğenilmek hoşunuza mı gider?

Kesinlikle ikincisi… O an yeni bir ilişkiye açık olmayabilirsiniz. Ama durun, kim demiş her yeni tanıştığınız kişi ile sevgili olmak gibi bir yükümlülüğünüz olduğunu? Bir arkadaşım tüm okul yılı boyunca bir kızı sevdi durdu. Onu nerede görse eli ayağına dolaştı, ne yapacağını bilemedi. Kaç kere dedim, git bir muhabbet aç, ne hakkında olursa olsun konuş. Zaten bu şekilde onunla vakit geçirmekten hoşlandığını belli edeceksin. O da eşek değilse anlar durumu, ona göre (kibar) bir cevap verir.

Ama yok; ya öyle dersem de ayıp olursa. Ya muhabbeti böyle açarsam da bana ayı derse. E, güzel kardeşim, bu gidişle muhabbet de açamazsan sana “ayı dahil” hiçbir şey diyemeyecek ki?

Yani demek istediğim, en fazla ne kaybedebilirsin ki birisine gidip ondan hoşlandığını belli ettiğinde? En kötü ne olabilir? Hepimiz birisini sevdiğimizi söylediğimizde zayıflık göstereceğimizden mi korkuyoruz? Sanki birisine kendisinden hoşlandığını belirtmek ayıp bir şeymiş gibi varsayalım ki bu sevildiği beyan edilen şahıs gitti tüm sosyal çevresine durumu anlattı. Ortalık bomba(!) dedikodu ile çalkalanıyor: “A, B’yi sevdiğini söylemiş”.

Aman ne büyük mesele!.. 

10 Mayıs 2011 Salı

Peki Bu Tarihi Mirasımız Sayılmaz mı?



Muhteşem Yüzyıl dizisi ilk çıktığında ne kadar çok laf söylendiğini, deyim yerindeyse kıyamet koptuğunu hatırlarsınız. Daha dizi çıkmadan fragmanlar ‘Sultan bir bardaktan muhtemelen içki içiyor olarak gösteriliyor’ diye RTÜK’e yüzlerce kere şikâyet edilmişti. Zannediyorum halkın birçoğu Sultan Süleyman’ı peygamber zannediyor ve onun biz insanlar gibi dünyevi zevkleri olabileceğini hatta zaman zaman hata yapabileceğini düşünmek bile istemiyorlar. Dolayısıyla tarihteki bu kişinin bir kurgu içerisinde karakterize edilmesi bu kişilerce tarihimize küfür sayılıyor.

Şimdi başka bir tarihi konu alan yerel yapımdan bahsetmek istiyorum. Bu sefer bir film ve yine bir hükümdarı konu alıyor. Hükümdar varsayımlar üzerinden değil, açıkça kadın düşkünü, düzenbaz, onursuz ve laubali gösteriliyor. Hatta film müzikleri albümünde bir şarkısı da var:

Kral da benim sultanda benim bin kere ölsem yine gelirim.
Zayıfı da ezerim rüşvet de yerim tüm sofralarda hazır yerim.

Ne demek sevgi ne demek dostluk, benim kendimden başka dostum yok.
Ne halkı takarım, ne fakire bakarım; keyfimi bozanın anasını satarım!



Evet, bildiniz; Kahpe Bizans filminden bahsediyorum. Osmanlı Devleti hükümdarını konu alan bir dizinin fragmanına laf eden insanlar zamanında Bizans’a Kahpe diyen bir film yapımına müsaade etmiş ve üstelik bunu alkışlamış. Ama o bizim tarihimiz değil, onlar Hıristiyan diyecekler mutlaka; bunların ikisi de geçersiz birer argüman. Onların bugünkü Türkiye’nin çoğunluğundan farklı bir dine sahip olmasının onları farklı yapmasının geçersizliğini tartışmaya gerek bile duymuyorum. Bir kere Bizans bizim tarihimizin bir parçası, bunu sevsek de sevmesek de; ikincisi İstanbul fethedildiğinde Bizans devlet yönetim anlayışının Osmanlı’ya kattıkları kesinlikle reddedilemez ve üçüncüsü Bizans kültürü ve geride bıraktıkları bizim mirasımızdır, sorumluluğumuzdur. Onlarla akrabalığımız yoktu, onlar Hıristiyan’dı diye geride bıraktıklarını yıkmak ya da onları böyle kötülemek gibi bir cüretimiz olmamalı.

 Kaldı ki bugün sahiplendiğimiz Osmanlı Devleti’nin kaçımız için meşru gerekçeleri var? Kaçımız “Osmanlı milleti” (o da ne demekse) ile %100 akraba olduğumuza eminiz? Bu bağlamda ben Bizans ile Osmanlı Devleti arasında bir fark göremiyorum. İkisi de Anadolu’da kurulmuş birer egemen devletti ve egemenlik hakkını sırayla devrederek bugünkü TC Devletine verdiler. Dolayısıyla birini diğerini sahiplendiğimiz kadar sahiplenmeliyiz. 

IPad Neyimize Yarayacak?


Apple’ı severiz, üstün (hatta zaman zaman çığır açan) teknoloji sahibi ve kullanıcı dostu olmasıyla tanınır. Bazı insanlar gıcık olurlar ki ben pahalı olmasına ve dolayısıyla ‘tiki’ insanların kullanması sebebine yorarım bunu – Apple’a bir parça haksızlık etmektir.

Zaten hali hazırda bir cep telefonumuz varken gider neden bir IPhone alırız? Sebebi eski telefonumuzun artık telefon edemiyor oluşu değildir; sebebi binlerce uygulamasından tutun da ileri düzey teknolojisi (hassas dokunmatik ekran, yüksek çözünürlük vs) ve hâkim olması oldukça kolay olan basit kullanıcı ara yüzü olabilir.

IPad de altı üstü bir tablet bilgisayardır. İlk çıktığında 4 tane IPod touch’ın bir araya getirilmiş hali olarak lanse edilip epeyce dalga geçilmişti. Ama öyle değil. Bir kere hedef kitleler farklı. IPad tam da kanepede gazetesini okuyacak, belki maç sonuçlarına bakacak, internetten bankacılık işlemlerini halledecek ve bunları yaparken de gözlüğe ihtiyaç duyacak bir aile büyüğümüzün ihtiyacı.
Belli bir yaştan büyük insanlar gerçekten teknoloji ve özellikle bilgisayar kullanımı konusunda ciddi sıkıntılar çekiyor. Ailenin teknolojik bireyi olarak bugüne kadar öyle fazla akrabama bu konuda yardım ettim ki sadece onların ihtiyaçlarına yönelik basit, anlaşılır, kullanımı kolay ve portatif bir cihazın önemini anlayabiliyorum.

7-8 sene önceydi, babam çok fazla araştırarak dijital bir fotoğraf makinesi almıştı. Eline aldığında hala hangi tuşun ne işe yaradığına emin değildi. Baba bas bakalım şu tuşlara ne işe yararmış görelim dedim. Olmaz, bozarız aman gibi bir şey söyledi. Güldüm tabii içimden. Sonra açıklamaya giriştim. Bas bas görelim, bir şey olmaz. Bu altı üstü bir fotoğraf makinesi. Zamane icatlarının üzerinde artık basıldığında aleti bozacak tuş bulunmuyor dedim.

Bir laptop’u bozmak için Windows’u 40 farklı şekilde çökertebilirsiniz. Aslında bozmanıza da gerek yok,  başlat menüsü klasikten modern görünüme geçtiğinde çoğu orta yaşlı ebeveynimiz onun zaten bozulduğuna kanaat getirebilecektir. Dolayısıyla IPad’e burun kıvırmayın, onu teknolojik sıkıntıları olan ebeveynlerinize çok görmeyin =)

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Guacamole Sosu

Masterchef yarışmasını ara sıra fırsat buldukça izliyorum. Genel izlenimim normal bir günde pek karşılaşmadığımız yemekler yapmaları. Ayrıca yaptıkları yemeklerin tariflerinin de pek üstünde durmadıklarından, programın hedef kitlesinin müzmin ev kadınları olduğunu düşünmek saçma olur.

Sanki hedef kitle biraz daha zevk için yemek yiyen, hayatında yeni tatlar arayan orta/üst sınıf gibi. İşte böyle boş gezen bir günümde bu programda bir garnitüre rastladım ve yapmayı denemek istedim: Guacamole sosu! Hemen tarifini paylaşmak istiyorum.

·         3 adet avakado
·         2 adet taze soğan
·         2 yemek kaşığı limon
·         2 yemek kaşığı zeytinyağı
·         1 diş sarımsak
·         Arzuya göre bir miktar maydonoz

Avokadolar sarımsakla beraber rondodan geçiriliyor ya da çatal yardımı ile de ezebilirsiniz; kararmaması için içine limon konuluyor. Ardından çok ince kıyılmış taze soğanları ve zeytinyağını ekleyip iyice karıştırıyorsunuz. Böyle yeşil bir püre ortaya çıkıyor.



Şimdi bu sosu neyle yiyeceğiz diyeceksiniz; ben karides ve patates cipsi ile denedim gayet iyi gidiyor. Etin yanında da harika gideceği kanaatindeyim. Fajita’nın yanında tortillaya sürüldüğünde oldukça lezzetli olacağına inanıyorum.. Mutlaka deneyin.

Kraldan Fazla Kralcılar


Ülke’nin gidişatı kötü. Her yerde bir şeyler yasaklanıyor, bir şeyler kısıtlanıyor. O kadar çok olay var ki; otobüste yakınlaşanlara –burası seks otobüsü değil diyenlerden, işgüzar bir biçimde internete filtre getirenlere, olur olmaz web sitelerini yasaklayan kurumlara, mağaza vitrinlerine sansür getirenlere ya da içkili bir lokantayı polisin basıp ailelerin çocuklarına el konulmasına kadar sayısız şeyle karşılaştık.

Hani kurbağa örneği vardır hep verilir, su birden kaynatılırsa kurbağa sıçrar gider ama yavaş yavaş ısıtılırsa kurbağa ölene kadar öldüğünü fark etmez diye. Evet gidişat bir yerde öyle gibi gözüküyor ama ben bir süredir şeriat ya da başka türlü bir düzen geleceğini düşünmüyorum.

Neden mi?

Politikacıların bir numaralı motivasyonları ceplerini doldurmaktır. O koltuklara ülkeyi çok sevdikleri ve ülke için bir şey yapmak istedikleri için mi oturduklarını sanıyorsunuz? Bir kere oturdular mı en büyük gayeleri mümkün olduğunca uzun kalmaktır oturdukları koltukta. Bunun en güzel örneğini 23 Nisan resepsiyonunda gördük: AKP’nin Haziran 12 seçim listesine giremeyen küskün milletvekilleri 23 Nisan resepsiyonuna katılmadılar. Çok büyük terbiyesizlik olduğunu düşünüyorum. Tamam, biliyoruz neden milletvekili olduğunuzu ama bari bu kadar gözümüze sokmayın.

Konumuza dönelim: düzen neden mi değişmeyecek,  çünkü politikacılar orta yoldan hareket etmeyi sever. Onlar için önemli olan mümkün olduğunca çok oy almaktır, yaptıkları icraatların da bir numaralı amacı budur. Zaten muhafazakar tabandan yeterli miktarda oy alan bir parti, ülkesini çok sevdiği için şeriat getirmez. Getirmeye kalkarsa mutlaka oy kaybeder.

Peki, neden özgürlüğümüzü kısıtlayacak, muhafazakar yönde gelişmeler oluyor? Cevap çok basit: kraldan fazla kralcı olanlar yüzünden. Beni en çok korkutan da işte bunlar. Kralın gözüne girmek isteyen adamlar ya da baştaki kraldan cesaret bulup içlerinden muhafazakârlığı başkalarına zorla kabul ettirebileceklerine inananlar ve bu eylemleri sonucunda kral tarafından kayrılacaklarına inananlar en büyük problem. Prim buluyorlar mı? Siz söyleyin, tüm devlet daireleri yeterince badem bıyıklıyla dolmadı mı?

Not: Umarım Penguen dergisi bana dava açıp mahkemelerde süründürmez. 
Free Hit Counter