12 Aralık 2011 Pazartesi

Televizyon Teknolojisi


Bu lcd, led televizyonlarla tanışmam herhalde ilk kez teknoloji dergileri ile oldu. Babamla T3, Stuff dergilerini inceleyip bir çok cihaza iç geçirir, fiyatların astronomikliği ile dalga geçerdik. “Bu TV 5999 TL miymiş?? Herhalde kahve de pişiriyor olmalı..”


Bu cihazların ucuzladığını ilk farketmem de Cevahir çarşıdaki Teknosa mağazasında oldu. Yanlış hatırlamıyorsam 3 katlı Teknosa’nın restorasyondan geçip ilk açıldığı zamanlardı. Yürüyen merdivenlerden çıkıyordum, karşımdan da insanlar iniyor yine yürüyen merdivende. Ama o da ne: herkesin kucağında bir televizyon kutusu?! Bir değil, iki değil, herhalde yukarıda bedava TV dağıtıyorlar diye düşündüm, çıktım baktım.

Hiç böyle bir Teknosa görmemiştim. Açılışa özel indirimler yapmışlar. Görevliler masaların üstüne çıkmış, elinde megafon “CEP TELEFONLARINDA %40 İNDİRİİİM BAŞLADI” diye çığırtkanlık yapıyor. Sanırsın Salı pazarı. Kalabalık da öyle. Ama fiyatlar gerçekten hoşuma gitti o gün. 1000 TL civarına koca koca televizyonlar satılıyordu ve ben ilk kez o gün bu televizyonların makul fiyatlara indiğini farkettim.

Malum, okulu bitirdim, iş buldum yeni eve taşındım. Yatağı, masayı, koltukları hallettikten sonra en önemli ihtiyacım televizyona geldik. Taşındığımın üçüncü ayı, televizyon olmadan yaşamaya alışmışken, ‘nasıl olsa ileride alınacak, hazır amcamlar da ev hediyesi almak istiyorlar, üstüne ben tamamlayayım, televizyon alalım’ mantığı ile harekete geçip bütçemize ve isteklerimize en uygun modeli aramaya başladık. 32 inçlik bir model düşünüyorduk. 

Peki TV alırken nelere dikkat edilmeli: Öncelikle ‘full HD’ olmalı. Sonrasında 100 Hz görüntü akış hızına dikkat edilmeli. Televizyonların özelliklerinde bu görüntü akış hızını genelde belirtmiyorlar ve fiyatını uygun gördüğümüz televizyonlar 50 Hz olabiliyorlar. 50-100 Hz arasındaki farkı çıplak gözle anlamak kolay değil ama almışken 100’lükten almakta fayda var. Bir de eğer bütçeye uysun diye birinden taviz verilecekse çözünürlük yerine, görüntü akış hızından taviz verin.



Bunların dışında ben televizyonun bir USB girişi olmasını çok istiyordum, öyle de oldu. Böylece bellek cihazı takıp film, dizi de seyredebiliyorum. İşin sürprizi ise 1,5 TB’lık hard diski USB’den televizyona bağladığımda oldu: çalıştı!.. Hard diskin içindeki dosyaları görebiliyorum ve açabiliyorum. Tek bir problemim var, o da mkv uzantılı dosyaların bir kısmını açmakta problem yaşıyor olmam. Ya sessiz ya da görüntüsüz çalışmakta ısrarcı olabiliyorlar. Hiç mi çalışmıyorlar, hayır bazıları sorunsuz çalışıyor. Bu yüzden de yazılım güncelleme ile düzelebileceğini umuyorum.

Ve son olarak, aldığım televizyonun markası Philips’ti. İnternette istediğim özelliklere sahip modelleri araştırdım, buldum ama sipariş vermeye, teknik sevis-garanti olaylarına çekindiğim için mağazadan aldım. 1099 TL’ye maloldu ve şunu da söyleyebilirim ki mağaza içindeki kısa süreli indirimler her türlü internet sitesinden daha uygun olabiliyor. 

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Futbolda Şike



Futbolla pek ilgili değilim. Gelişmeleri uzaktan takip ederim, oldukça da tarafsız olduğumu düşünüyorum. Şu şike davası günlerdir gündemi meşgul ediyor. Hepimiz işimizi gücümüzü bıraktık, Fenerbahçe düşecek mi konuşuyoruz.

Bu süreçte bana en çok garip gelen şey taraftarların tavırları. Bir kere takımı bu kadar zan altında kaldı diye utanmayı bir kenara bırakın, örneğin Fenerbahçeliler “hepimiz Aziz Yıldırım’ız” gibi söylemlerle ortaya düşebiliyorlar. Beşiktaşlılar ise şike yapmadık diye savunma yapmayı bırakın, “Türkiye kupası maçında şike iddiası var, Süper Lig’den düşürülmesine gerek yok” gibi bir düşünceyle ortalardalar. Hatta (bence epeyce yüzsüz bir şekilde) Fenerbahçe düştüğü takdirde sıra ona geleceği için Avrupa’da Beşiktaş’ın Türkiye’yi temsil etmesi gerekeceği düşüncesindeler.

Ağzım açık izliyorum. Her yerde suçu bir başkasına atmaya çalışmacalar, kendi takımını kayırma halleri. Fenerbahçeliler açıklama yapıyor “ama hâkim ve savcılar da onlarca bedava bilet aldı.” Bu durum Fenerbahçe’yi aklamıyor sevgili takipçiler. Bilhassa daha çok zan altında bırakıyor. Yöneticiler teşvik primi vermişmiş, futbolcuların kabahati yokmuş; Aziz Yıldırım şahsi hareket etmişmiş. Oldu olacak sadece yöneticileri küme düşürün. Bir kere bir başkan nasıl şahsi hareket eder, sizin aklınız alıyor mu? Sen bir takımın en üst mevkisindeysen şahsi hareket edemezsin. Bulunduğun mevki hareketlerini bağlar. Bunu da baştan kabul ederek o işe soyunursun.

 Basın her ne kadar Fenerbahçe’yi, Beşiktaş’ı ve Trabzonspor’u kurtaralım diye tezahürat yapsa da, şikeye en ağır ceza verilmeli. Yoksa bu ligin hiçbir anlamı kalmaz. Federasyon işleri olabildiğince ağırdan alıyor, nasıl kurtaracaklarını bilemiyorlar henüz, çünkü işler baya ciddi. Ortada sayfalarca doküman var. Yine de kılıfına uydurabildikleri takdirde olabilecek en hafif cezayı vereceklerinden eminim. Umarım bütün suç Aziz Yıldırım’ın sekreterinin üstüne kalmaz yoksa gelecek yıl en güzel şike yapanın kazandığı bir lig izlemek zorunda kalırız. Mahkemeden çıkacak kadar kargaları güldürecek cinsten olursa da Türkiye liglerinin itibarı düşer, uluslar arası bahislerden çıkartılırız, sonuçları bir takım gazetelerin takımların düşmesi halinde olabilecekleri yazdıkları felaket senaryolarından çok daha kötü olabilir. 

Benden söylemesi.. 

1 Haziran 2011 Çarşamba

X-Men First Class!..




Sevgili okuyucular size bomba gibi bir haberim var: X-Men serisinin yeni filmi X-men First Class 3 Haziran Cuma günü vizyona girecek!..

Sıkı bir X-men takipçisi olup tüm filmleri 3 kez sinemada 33 kez DVD’de, hatta bazı sahneleri ağır çekimde izleyen biri olarak üzülerek söylüyorum ki bu filmin gelişi pek gürültü koparmadı. Ben bile filmin yapılışı ne zaman dedikodudan gerçeğe dönüştü, oyuncular ne zaman seçildi –daha 1 sene önce Emma Frost’u kim oynasın diye anket yapıyorlardı (ki benim oyum Ali Larter’aydı)- anlamadan filmin afişi çıktı, vizyona giriş tarihi açıklandı.



X-men First Class bugüne kadar çıkmış 5. X-men filmi olacak ve bilindiği üzere X-men takımının kuruluşunu, tekerlekli sandalyedeki telepat kelimiz Prof. Charles Xavier ile Nazi soykırımından kurtulup mutantların evrimin son halkası olarak insanların yerini alması gerektiğini düşünen bir bakıma kendi nazivari düşüncelerini geliştirmiş Eric Lensherr’in bir diğer adıyla Magneto’nun tanışmasını dostluğunu ve beraber çalışmalarını konu alıyor.

Bu iki kült karakterin ortak bir amaç uğruna bir araya gelmelerini ve sonunda nasıl bir görüş ayrılığı ile düşman olduklarını izleyeceğiz. Bunun dışında zaten bildiğimiz karakterler Beast ve Mystique’in dışında çizgi roman hayranlarının birkaç favori karakterinin daha ilk kez filmlerde yer bulacak olması oldukça sevindirici.

Bu karakterlerin başında sarkastik, iğneleyici, güzel ve bir o kadar da zeki telepatımız Emma Frost –ayrıca derisini organik elmasa dönüştürebiliyor- geliyor. Ayrıca Cyclops’un kayıp kardeşi Havoc yarattığı patlamalarla filme kesinlikle renk katacak. Bir diğer karakter- kendisi benim için de oldukça muamma- Ezekiel. Kaynaklarım bu karakterin son derece akrobatik olup kısa mesafede teleport olabildiğini söylüyor. Ayrıca serinin ikinci filminde gördüğümüz Nightcrawler’ın babası olduğunu belirtmek isterim. (Nightcrawler’ın annesinin kim olduğu sürprizini isterseniz filme bırakalım). Beni heyecanlandıran bir diğer karakter ise Hellfire kulübü liderlerinden Sebastian Shaw’ın yer alacak olması. Çizgi romanda Dark Phoenix Saga’da tanıştırılan bu karakter kinetik enerjiyi emip kendi kullanabiliyor. Son olarak bahsetmek istediğim yeni giriş yapan bir diğer karakter Sean Cassidy, kod adıyla Banshee. Gırtlağından çıkan sonik dalgalar ile uçmaktan tutun etrafı patlatmaya kadar birçok şey yapabiliyor. Okuyanlar bilirler, her ne kadar bugün pek bilinmese de bu karakter 1973 yılında çıkan Giant Size X-men ile takıma dahil olmuş, X-men serisinin büyük bir hayran kitlesi kazanmasında katkısı olmuştur.



Son olarak, film arkası röportajlarında filmin arka arkaya bir heyecan aksiyon silsilesi olmasının yanında bir takım ince mesajlar verdiği de söylenmekte. Yine Magneto’yu oynayan aktör Michael Fassbender’ın yalancısı olarak söyleyebilirim ki filmde her 30 saniyede bir özel efekt gerçekleşmekteymiş. Ne diyelim, merakla, heyecanla, yerinde duramaz bir şekilde bekliyoruz!..

17 Mayıs 2011 Salı

Çılgın Diyet

2010’un Ağustos ayıydı. İstanbul cayır cayır yanarken ben 8 hafta boyunca takım elbise ile sabah 6’dan akşam 20.30’a kadar staja taşınmıştım. Malum ofis ortamında da fazla hareket imkânı bulamadığımdan ve strese girdiğimde daha fazla yemek yediğimden bir hayli büyüdüm.



Bilmem hatırlar mısınız; bilenleriniz mutlaka vardır: 8 Ağustos 2010 tarihinde ben 108 kiloydum. Ekim ayının 1. haftasının bitiminde ise 83 kiloya kadar indim. Yani 7’si diyetle geçen toplam 8 haftanın sonunda 25 kilo verdim.

Nasıl başardığımı lafı dolandırmadan hemen açıklıyorum: akupunktur yardımı ile zayıfladım. Her hafta bir kez gittiğim akupunktur doktorunda vücuduma sayabildiğim kadarıyla takılan 50-60 iğne ile 15 dakika geçirdikten ve kulağıma 1 hafta boyunca takılı kalacak iğneleri yapıştırdıktan sonra içinde pek bir şey olmayan bir diyet listesi uyguladım ve her gün 1 saat de yürüdüm.

Diyet listemde yenebilecek pek bir şey yoktu derken şaka yapmıyordum.
  •  Sabahları: 1 Elma veya 1 Armut veya 1 muz veya 1 portakal veya 1 domates veya 1 salatalık veya 1 mısır veya 2 kivi veya 5 erik veya 10 kiraz veya 10 kestane.
  • Öğlenleri sabahki menünün tekrarı
  • Akşamları 1 avuç marul ve 1 domates ile yapılan mevsim salatası veya 200 gr haşlanmış brokoli. Ayrıca yanında bir kâse yoğurt serbest.
  • Ve tüm bunların yanında her 2 saatte bir olmak üzere toplamda 8 tane soda içilecek.



“Ama bu çok sağlıksız, ölmedin mi, kasların kemiklerin erimedi mi” tepkilerinden önce bu diyetin doktor kontrolünde yapıldığını hatırlatmak isterim. Ayrıca her hafta 50-60 akupunktur iğnesi yememin de bir amacı vardı =) Bir şekilde kaslar korunup, harcanacak enerjinin yağdan yakılmasını sağlıyormuş. Bu diyeti akupunktursuz yapanların da 3 gün içinde açlıktan bayıldıklarını hatırlatmamda fayda var. (O yüzden lütfen evde kendi başınıza denemeyin.) Zira akupunkturun etkilerinden biri de pek fazla açlık hissetmemem oldu. Samimiyetle söylüyorum, o kadar az yemek yememe rağmen bir kez bile karnım guruldamadı. Diyet bittiğinde itiraf ediyorum biraz çökmüş görünüyordum ama o kadar kısa sürede böyle fazla kilo vermiş biri için oldukça iyiydim.

Şimdi anlatırken fark ettim, kilo vermek sanki çok kolay bir şey gibi anlatmışım. İğneler nasıl olsa zayıflatıyor, zaten karnı da acıkmıyormuş, günde 1 saat yürümek de bir şey değil elbet diyebilirsiniz. Öyle değil. Öncelikle bu işe kesinlikle azimli olmanız gerekiyor. Doktorun diyet listesini harfiyen uygulamanız gerekiyor. 1 lokma bile kaçırırsanız kilo verme duruveriyor. Bu yüzden bu diyeti yaparken çevrenizden size destek olacak biri gerçekten önemli. Gerektiğinde sodanızı getirecek, size bugün domates mi salatalık mı yemek istersin diye soracak ve hatta 7. Haftanın sonunda bir lokmacık kötü kalite peynir için cinayet işlemeyi göze alma kıvamına geldiğinizde sizi teselli edecek birinin varlığı başarıya ulaşmanızda cidden etkili.

Son olarak doktorumu merak edenler olabilir. Ankara’nın en iyi akupunktur doktoru Ali Sezen’e gittim. Gerçekten göze alıyorsunuz iletişime geçmekten çekinmeyin. Tavsiye ederim.  

15 Mayıs 2011 Pazar

Seviyorsan Git Konuş



Hayır, çekinecek hiçbir yok. Eğer birinden ilk görüşte hoşlandıysan ve onu daha da tanımak istiyorsan bunu gidip o kişiye söylemekten, gidip onunla muhabbet kurmaktan daha doğal bir şey yok. Birisi gelse havadan sudan bir muhabbet açsa, belki bir küçük iltifat da etse suratına tokadı yapıştırır mısınız yoksa beğenilmek hoşunuza mı gider?

Kesinlikle ikincisi… O an yeni bir ilişkiye açık olmayabilirsiniz. Ama durun, kim demiş her yeni tanıştığınız kişi ile sevgili olmak gibi bir yükümlülüğünüz olduğunu? Bir arkadaşım tüm okul yılı boyunca bir kızı sevdi durdu. Onu nerede görse eli ayağına dolaştı, ne yapacağını bilemedi. Kaç kere dedim, git bir muhabbet aç, ne hakkında olursa olsun konuş. Zaten bu şekilde onunla vakit geçirmekten hoşlandığını belli edeceksin. O da eşek değilse anlar durumu, ona göre (kibar) bir cevap verir.

Ama yok; ya öyle dersem de ayıp olursa. Ya muhabbeti böyle açarsam da bana ayı derse. E, güzel kardeşim, bu gidişle muhabbet de açamazsan sana “ayı dahil” hiçbir şey diyemeyecek ki?

Yani demek istediğim, en fazla ne kaybedebilirsin ki birisine gidip ondan hoşlandığını belli ettiğinde? En kötü ne olabilir? Hepimiz birisini sevdiğimizi söylediğimizde zayıflık göstereceğimizden mi korkuyoruz? Sanki birisine kendisinden hoşlandığını belirtmek ayıp bir şeymiş gibi varsayalım ki bu sevildiği beyan edilen şahıs gitti tüm sosyal çevresine durumu anlattı. Ortalık bomba(!) dedikodu ile çalkalanıyor: “A, B’yi sevdiğini söylemiş”.

Aman ne büyük mesele!.. 

10 Mayıs 2011 Salı

Peki Bu Tarihi Mirasımız Sayılmaz mı?



Muhteşem Yüzyıl dizisi ilk çıktığında ne kadar çok laf söylendiğini, deyim yerindeyse kıyamet koptuğunu hatırlarsınız. Daha dizi çıkmadan fragmanlar ‘Sultan bir bardaktan muhtemelen içki içiyor olarak gösteriliyor’ diye RTÜK’e yüzlerce kere şikâyet edilmişti. Zannediyorum halkın birçoğu Sultan Süleyman’ı peygamber zannediyor ve onun biz insanlar gibi dünyevi zevkleri olabileceğini hatta zaman zaman hata yapabileceğini düşünmek bile istemiyorlar. Dolayısıyla tarihteki bu kişinin bir kurgu içerisinde karakterize edilmesi bu kişilerce tarihimize küfür sayılıyor.

Şimdi başka bir tarihi konu alan yerel yapımdan bahsetmek istiyorum. Bu sefer bir film ve yine bir hükümdarı konu alıyor. Hükümdar varsayımlar üzerinden değil, açıkça kadın düşkünü, düzenbaz, onursuz ve laubali gösteriliyor. Hatta film müzikleri albümünde bir şarkısı da var:

Kral da benim sultanda benim bin kere ölsem yine gelirim.
Zayıfı da ezerim rüşvet de yerim tüm sofralarda hazır yerim.

Ne demek sevgi ne demek dostluk, benim kendimden başka dostum yok.
Ne halkı takarım, ne fakire bakarım; keyfimi bozanın anasını satarım!



Evet, bildiniz; Kahpe Bizans filminden bahsediyorum. Osmanlı Devleti hükümdarını konu alan bir dizinin fragmanına laf eden insanlar zamanında Bizans’a Kahpe diyen bir film yapımına müsaade etmiş ve üstelik bunu alkışlamış. Ama o bizim tarihimiz değil, onlar Hıristiyan diyecekler mutlaka; bunların ikisi de geçersiz birer argüman. Onların bugünkü Türkiye’nin çoğunluğundan farklı bir dine sahip olmasının onları farklı yapmasının geçersizliğini tartışmaya gerek bile duymuyorum. Bir kere Bizans bizim tarihimizin bir parçası, bunu sevsek de sevmesek de; ikincisi İstanbul fethedildiğinde Bizans devlet yönetim anlayışının Osmanlı’ya kattıkları kesinlikle reddedilemez ve üçüncüsü Bizans kültürü ve geride bıraktıkları bizim mirasımızdır, sorumluluğumuzdur. Onlarla akrabalığımız yoktu, onlar Hıristiyan’dı diye geride bıraktıklarını yıkmak ya da onları böyle kötülemek gibi bir cüretimiz olmamalı.

 Kaldı ki bugün sahiplendiğimiz Osmanlı Devleti’nin kaçımız için meşru gerekçeleri var? Kaçımız “Osmanlı milleti” (o da ne demekse) ile %100 akraba olduğumuza eminiz? Bu bağlamda ben Bizans ile Osmanlı Devleti arasında bir fark göremiyorum. İkisi de Anadolu’da kurulmuş birer egemen devletti ve egemenlik hakkını sırayla devrederek bugünkü TC Devletine verdiler. Dolayısıyla birini diğerini sahiplendiğimiz kadar sahiplenmeliyiz. 

IPad Neyimize Yarayacak?


Apple’ı severiz, üstün (hatta zaman zaman çığır açan) teknoloji sahibi ve kullanıcı dostu olmasıyla tanınır. Bazı insanlar gıcık olurlar ki ben pahalı olmasına ve dolayısıyla ‘tiki’ insanların kullanması sebebine yorarım bunu – Apple’a bir parça haksızlık etmektir.

Zaten hali hazırda bir cep telefonumuz varken gider neden bir IPhone alırız? Sebebi eski telefonumuzun artık telefon edemiyor oluşu değildir; sebebi binlerce uygulamasından tutun da ileri düzey teknolojisi (hassas dokunmatik ekran, yüksek çözünürlük vs) ve hâkim olması oldukça kolay olan basit kullanıcı ara yüzü olabilir.

IPad de altı üstü bir tablet bilgisayardır. İlk çıktığında 4 tane IPod touch’ın bir araya getirilmiş hali olarak lanse edilip epeyce dalga geçilmişti. Ama öyle değil. Bir kere hedef kitleler farklı. IPad tam da kanepede gazetesini okuyacak, belki maç sonuçlarına bakacak, internetten bankacılık işlemlerini halledecek ve bunları yaparken de gözlüğe ihtiyaç duyacak bir aile büyüğümüzün ihtiyacı.
Belli bir yaştan büyük insanlar gerçekten teknoloji ve özellikle bilgisayar kullanımı konusunda ciddi sıkıntılar çekiyor. Ailenin teknolojik bireyi olarak bugüne kadar öyle fazla akrabama bu konuda yardım ettim ki sadece onların ihtiyaçlarına yönelik basit, anlaşılır, kullanımı kolay ve portatif bir cihazın önemini anlayabiliyorum.

7-8 sene önceydi, babam çok fazla araştırarak dijital bir fotoğraf makinesi almıştı. Eline aldığında hala hangi tuşun ne işe yaradığına emin değildi. Baba bas bakalım şu tuşlara ne işe yararmış görelim dedim. Olmaz, bozarız aman gibi bir şey söyledi. Güldüm tabii içimden. Sonra açıklamaya giriştim. Bas bas görelim, bir şey olmaz. Bu altı üstü bir fotoğraf makinesi. Zamane icatlarının üzerinde artık basıldığında aleti bozacak tuş bulunmuyor dedim.

Bir laptop’u bozmak için Windows’u 40 farklı şekilde çökertebilirsiniz. Aslında bozmanıza da gerek yok,  başlat menüsü klasikten modern görünüme geçtiğinde çoğu orta yaşlı ebeveynimiz onun zaten bozulduğuna kanaat getirebilecektir. Dolayısıyla IPad’e burun kıvırmayın, onu teknolojik sıkıntıları olan ebeveynlerinize çok görmeyin =)

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Guacamole Sosu

Masterchef yarışmasını ara sıra fırsat buldukça izliyorum. Genel izlenimim normal bir günde pek karşılaşmadığımız yemekler yapmaları. Ayrıca yaptıkları yemeklerin tariflerinin de pek üstünde durmadıklarından, programın hedef kitlesinin müzmin ev kadınları olduğunu düşünmek saçma olur.

Sanki hedef kitle biraz daha zevk için yemek yiyen, hayatında yeni tatlar arayan orta/üst sınıf gibi. İşte böyle boş gezen bir günümde bu programda bir garnitüre rastladım ve yapmayı denemek istedim: Guacamole sosu! Hemen tarifini paylaşmak istiyorum.

·         3 adet avakado
·         2 adet taze soğan
·         2 yemek kaşığı limon
·         2 yemek kaşığı zeytinyağı
·         1 diş sarımsak
·         Arzuya göre bir miktar maydonoz

Avokadolar sarımsakla beraber rondodan geçiriliyor ya da çatal yardımı ile de ezebilirsiniz; kararmaması için içine limon konuluyor. Ardından çok ince kıyılmış taze soğanları ve zeytinyağını ekleyip iyice karıştırıyorsunuz. Böyle yeşil bir püre ortaya çıkıyor.



Şimdi bu sosu neyle yiyeceğiz diyeceksiniz; ben karides ve patates cipsi ile denedim gayet iyi gidiyor. Etin yanında da harika gideceği kanaatindeyim. Fajita’nın yanında tortillaya sürüldüğünde oldukça lezzetli olacağına inanıyorum.. Mutlaka deneyin.

Kraldan Fazla Kralcılar


Ülke’nin gidişatı kötü. Her yerde bir şeyler yasaklanıyor, bir şeyler kısıtlanıyor. O kadar çok olay var ki; otobüste yakınlaşanlara –burası seks otobüsü değil diyenlerden, işgüzar bir biçimde internete filtre getirenlere, olur olmaz web sitelerini yasaklayan kurumlara, mağaza vitrinlerine sansür getirenlere ya da içkili bir lokantayı polisin basıp ailelerin çocuklarına el konulmasına kadar sayısız şeyle karşılaştık.

Hani kurbağa örneği vardır hep verilir, su birden kaynatılırsa kurbağa sıçrar gider ama yavaş yavaş ısıtılırsa kurbağa ölene kadar öldüğünü fark etmez diye. Evet gidişat bir yerde öyle gibi gözüküyor ama ben bir süredir şeriat ya da başka türlü bir düzen geleceğini düşünmüyorum.

Neden mi?

Politikacıların bir numaralı motivasyonları ceplerini doldurmaktır. O koltuklara ülkeyi çok sevdikleri ve ülke için bir şey yapmak istedikleri için mi oturduklarını sanıyorsunuz? Bir kere oturdular mı en büyük gayeleri mümkün olduğunca uzun kalmaktır oturdukları koltukta. Bunun en güzel örneğini 23 Nisan resepsiyonunda gördük: AKP’nin Haziran 12 seçim listesine giremeyen küskün milletvekilleri 23 Nisan resepsiyonuna katılmadılar. Çok büyük terbiyesizlik olduğunu düşünüyorum. Tamam, biliyoruz neden milletvekili olduğunuzu ama bari bu kadar gözümüze sokmayın.

Konumuza dönelim: düzen neden mi değişmeyecek,  çünkü politikacılar orta yoldan hareket etmeyi sever. Onlar için önemli olan mümkün olduğunca çok oy almaktır, yaptıkları icraatların da bir numaralı amacı budur. Zaten muhafazakar tabandan yeterli miktarda oy alan bir parti, ülkesini çok sevdiği için şeriat getirmez. Getirmeye kalkarsa mutlaka oy kaybeder.

Peki, neden özgürlüğümüzü kısıtlayacak, muhafazakar yönde gelişmeler oluyor? Cevap çok basit: kraldan fazla kralcı olanlar yüzünden. Beni en çok korkutan da işte bunlar. Kralın gözüne girmek isteyen adamlar ya da baştaki kraldan cesaret bulup içlerinden muhafazakârlığı başkalarına zorla kabul ettirebileceklerine inananlar ve bu eylemleri sonucunda kral tarafından kayrılacaklarına inananlar en büyük problem. Prim buluyorlar mı? Siz söyleyin, tüm devlet daireleri yeterince badem bıyıklıyla dolmadı mı?

Not: Umarım Penguen dergisi bana dava açıp mahkemelerde süründürmez. 

4 Ocak 2011 Salı

Aşk-ı Derun



Ağustos ayından beri merakla beklediğim dizidir kendisi. Aşk-ı Memnu bitti, Nebahat Çehre'nin yeni bir dizide -Muhteşem Yüzyıl'da- Valide Sultan'ı oynayacağını duyduk sevindik. Şahsen ben entrikalarına doyamamıştım; umarım geç açılan sezonda bol bol da göreceğiz.

Aşk-ı Derun Kanuni Sultan Süleyman dönemini konu alıyor. Onun tahta çıkmasıyla başlıyor dizi. Dile kolay 46 yıl  ile Osmanlı'nın en uzun süre tahtta kalan padişahı. Hikayenin kadını ise Hürrem. Derler ki cariyeler padişahın huzuruna çıktığında gözlerini yerden kaldıramazlar- kellelerinin uçmasına kadar giden bir saygısızlıktır. Buna rağmen Hürrem kafasını kaldırmış, diğer cariyelerin arasında Sultan Süleyman'ın gözlerinin içine bakmıştır. İşte o an sırılsıklam aşık olmuşlar. Aşk-ı Derun da zaten sırılsıklam aşk anlamına gelen bir tamlama.

Dizinin fragmanlarında gördüğümüz kadarıyla olay daha farklı işleniyor. Ama sonuç aynı. Hürrem padişahı kendine oyuncak ediyor. Nebahat Çehre - Valide Sultan- bu dizide de kaybedeceği bir savaşa giriyor. Olsun, ben onun yenilgi sonrası bile değişmeyen asil duruşunu seviyorum.

İnternette bir takım şeyler okuyorum bu dizi hakkında. Efendim padişahı içki ve kadın düşkünü olarak gösteriyorlarmış ve tarihi çarpıtıyorlarmış. Sonra efendim dizi posterlerinde gösterildiği üzere padişah ve onun karısı olmayan bir başka kadın yan yana durabilir miymiş, nahmahrem olmaz mıymış..

Öncelikle bu dizinin bir kurgu olduğunu buradan herkese hatırlatmak isterim. Bir takım insalar sanırım belgesel seyrettiklerini zannediyorlar.Komiğime de gitmiyor değil: Tudors dizinin gerçekle birebir olduğu düşünsenize =)

İkinci olarak bu insanlar itiraz etmeden önce biraz düşünmeli, önce bir kitapları açıp bakmalı. Belki de Osmanlı padişahları içki ve kadın düşkünüydü ne biliyorsun, orada mıydın derim. Deli İbrahim'in bütün huzurundakilere pahalı külkler yaptırdğı rivayet edilir. Demek ki bir takım kötü huylara padişahlar da vakıf olabiliyormuş. Sanırsın bu insanların hepsi tarih uzmanı, biliyorlar da konuşuyorlar. Ağzı olan konuşuyor. Osmanlı'yı hayallerinde yarattıkları gibi görmek istiyorlar ve bir dizi çıkıp bunu başka türlü anlattığında kıyamet kopuyor.

Ha bak ne diyeceğim: kişisel gelişimini ve ahlakını etkiliyorsa izleme olur mu? Kimsenin zorladığı yok..

Siyaset


Siyaset dediğimiz şey nedir ki? Siz inanıyor musunuz politikacılar vatandaşın hakkını savunmak, özgürlükleri genişletmek, yolunda gitmeyenleri düzeltmek için milletvekili olmak istiyorlar?

Öyle diyorlarsa bile koca bir yalan. Amaç nufuz sahibi olmak; işlerini yürütebilmek; tabi bu sırada da işine geliyorsa yasa çıkarmak.

Milletvekilleri için olay parti başkanları neyi savunuyorsa onu savunmaktan, yerli yersiz desteklemekten geçiyor. Tabii bir de diğer vekil rakipleri kuyularını kazmadan onların kirli çamaşırlarını ortaya dökmek için uğraşıyorlar.

Durumu şöyle anlatayım: birisi milletvekili olduğunda etrafı pervane olan insanlarla doluyor. Bir lafıyla yürümeyen işleri yürütüyor, dokunulmazlık zırhıyla bir şekilde yasanın üstünde hareket ediyor. Yapacağı tek şey bu kesesini dolduran, işlerini rastgetiren durumu olabildiğince muhafaza etmek. Peki bu nasıl yapılır:

  1. Onu milletvekili aday yapan gücün gözüne girmek -ki bu güç kesinlikle millet değil, onu aday listesinin başına koyan kişi.
  2. Olası rakiplerini, ayağını kaydırmaya çalışan kişileri ortadan kaldırmak; yolsuzluklarını hasıraltı etmek. 
Hal böyle olunca kim vatandaşın sorunlarını çözmeyi, haklarını savunmayı önceliği yapar. Yapacağı öncelikli şey koltuğuna olabildiğince yapışmak, çeşmenin başını olabildiğince çok tutmaktır.

Örneğin 6 hafta önce Türkiye'nin önde gelen akademisyenlerinden birinden gelen alternatif ve daha adil bir seçim sistemi önerildi ve bu olayın muhataplarınn sordukları ilk soru bu sistemin daha iyi olup olmadığı değil, bubu kullandıklarında nasıl işlerine yarayabileceği idi.

Avrupa Birliğine girmek mi? Gerçekten bizi yönetenlerin çıkarına uymadıkça bunun için çabalanacağına inanmıyorum. Yargının özgürleştirilmesi mi? Siz inanıyor musunuz günü geldiğinde onları da yargılayabilecek bağımsız bir yargı kurulsun? Politikacılar birşeye gerçekten inandıklarından değil, onlara daha çok verilmesini sağlayacak işler yapar.

Sonuç olarak politik arena, türlü dalaverelerin ve entrikaların döndüğü, insanların gösterdiklerin çok çok farklı amaçlarla hareket ettiği, iştirak eden bireylerine türlü riskler karşılığı türlü haklar veren bir ortam. Mücadele ise çeşmenin başını en uzun süre tutan olmak için.. Ne bekleyeceğimizi ve ne beklemeyeceğimizi iyi bilmek lazım..
Free Hit Counter