16 Temmuz 2010 Cuma

Ve Yine Diyetteyim…


Bazen insanlara ‘sence ben kaç kiloyum’ diye sorarım. Hem muhabbet açmanın güzel bir yolu, hem de cevapları duydukça eğleniyorum. Aslında biraz da alışkanlık oldu. Verilen cevaplar hep 80–90 kg arasında. Kimse bana 90 kg’nin üstünü biçemiyor. Gerçek mi? Siz ortalama cevaba 20 kg kadar ekleyin.

Burada gerçek kilomu söylemeyeceğim, arzu edenler başka yollardan bana sorabilirler ama şunu diyebilirim ki gerçeğine kimse inanamıyor. Boyum 178 ve bu kilo ile vücut kitle indeks değerim 30’un üzerinde çıkıyor. Yani obezim. Bakın, şişman değil, aşırı şişman değil, obezim. Ama işte güreşçi fiziği diye tabir edilen kalıba sahip olduğunuzda ağırlığınızı da çaktırmıyorsunuz.

Geçen gün işyerine çıkmak üzere bir grup insan asansöre binmekteyiz; 6 kişilik asansöre 5 kişi bindik ben bu sırada kafamdan asansörün çalışıp çalışmayacağının muhasebesini yapıp pat diye ‘ben X kiloyum’ diye beyan ettim. Önündeki hanımefendinin –ki o sırada hiç tanışıklığımız yoktu- “NEEE?” diye bir arkasını dönüşü vardı kesinlikle Oscar’lık. Ben için için gülerken, işte ne yapalım Allah öyle yaratmış diye bir açıklama geveledim.

Zaman zaman rejime girer çıkarım. Rejimlerimin uzun ömürlü olmamasının sebebi her canım sıkıldığında, üzüldüğümde yemeğe sarılmam. Yemek yemeyi gerçekten seviyorum. Pisboğazlık değil, tadını alarak yemeyi severim ve evet bir oturuşta 3 kişilik yemek de kabiliyetlerim arasındadır. Ailenin özellikle kadınları rejimler konusunda bilgi sahibidir ve bana reçeteler önermekten geri durmazlar. Ailede bir de doktor varsa, uzmanlığı ne olursa olsun her sözü kanun olur, yeme dediği yenmez. (Yani en azından evdeyken!)

Ama bu sefer durum biraz daha farklı. Bu sefer gerçekten küçülmeye ant içtim. Artık yürürken yer sarsılsın istemiyorum. Tamam, kuvvetliyim, hala çevikliğim had safhada ama bu böyle devam etmemeli. Reçetem de şöyle: ‘Yasak yok!’. Her şeyi yiyebilirim, insan porsiyonları olmak şartıyla. Buradaki mesele o kuş kadar diye tabir ettiğim insan porsiyonlarıyla gerçekten doymayı başarmak. Pizzacılardaki sınırsız pizza büfelerini düşünün. Ben oraya oturdum mu 8–9 dilimden aşağı yemiyorum, oysa en fazla 3–4 dilimle doyabilirim. Sadece bunu idrak etmek için 4. dilimden sonra bir süre yemeden sabredip beklemem gerekiyor. Buradan yola çıkarsak lokantalardaki o koca koca porsiyonlar, duble İskenderler aslında aldatmaca.

Abartmadan yiyebilmek, işte bütün mesele bu…

12 Temmuz 2010 Pazartesi

İrade ve Gerçeklik

Bir şeyi çok istersen olur lafına takılıyorum. Daha doğrusu geçmişte çok takıldım, şimdi bir açıklamam var. Bu (tırnak içinde) “supernatural” olaylarına yatkınlığımı bilen biliyor. Ben öncelikle ortada doğaüstü bir olay olduğunu düşünmüyorum. Sen açıklamasını yapamıyorsun diye o doğaüstü değildir.

Misal, ben insanların bulundukları ortamı, birbirleri sadece fiziksel anlamda etkilemedikleri kanaatindeyim. Mesela ben kalkıp odanın öbür ucuna koşsam halıda bıraktığım izler dışında bir de gerçeklik üzerinde iz bırakırım. Ben o eksende o aktiviteyi yapmışımdır, hayat öyle şekillenmiştir. Belki benim o koştuğum zamanki gerçeklik ile şimdi içinde bulunduğum gerçeklik çakıştığında biri yine benim koşuşumu görebilir. (Bknz: hayalet)

Bunlar yine belki işin bir derece fiziksel kısmı. Hardcore fizikçi arkadaşlar üstteki paragrafta anlattıklarımı daha akla yakın bulabileceklerdir. Şimdi anlatacaklarım ise iyice sıyırık olarak kabul edilebilir. Ona göre yazıyı okumayı burada bırakmakta serbestsiniz 

İnsanlar çevrelerini ve birbirlerini etkiler demiştim. Fizikselin yanında bir de işin fiziksel olmayan boyutu var. Duygusal, zihinsel vb bir tanım kullanamıyorum, çünkü bilmiyorum. Fiziksel olmayan diyip geçiştirmek durumundayım.

Örnek vererek anlatayım. Hayat içinde sonsuz olasılıkların bulunduğu bir zaman akışıdır. Bir zar atıldığı anda üç gelmesini istemek onun üç gelme olasılığını etkiler mi? İnsanların fiziksel gerçekliği etkileyebilen bir zihinsel gücü olduğunu farz edersek etkiler. Belki ona bile gerek yoktur. Sadece istemek hayatın senaryosunda değişiklik yapabilir. Ama bilemeyiz tabi, sen istedin diye mi oldu yoksa olacağı mı vardı… Bence bazen olacağı vardır, bazen de gerçekten sen istedin diye olur. Ben bir şeyler istedim ve tesadüf olamayacak kadar çok sefer istediğim gerçekleşti.

Gelecekteki yazılarımın birinde bu önermelerim ile başka şeyler arasında bir takım paralellikler kurmayı planlıyorum ve bir yerde dine girip çıkmayı düşünüyorum. Ama henüz acemi bir blogger’ım ve dini masaya yatıracak kadar kaşarlanmadım. Bunu şimdilik göze alamam =)

Görüşmek üzere..

6 Temmuz 2010 Salı

Mount & Blade Warband

Her şey Dragon Age Origins ile başladı. GBT kod adlı arkadaşım bana böyle harika bir oyun var dedi, savaşlar, elfler, çeşit çeşit büyüler, kılıçlar kalkanlar… Büyüden sonra dediklerini açıkçası hatırlamıyorum (o kısmı uydurdum). Büyü varsa ben de varım dedim.


Dragon Age Origins güzel bir oyun. Ama okulun bize verdiği dandini laptoplarda acayip kasıyor. En düşük sistem gereksinimlerinde bile sabrınız yetmiyor, üzülüyorsunuz. Dolayısıyla doğru düzgün oynayamadım, sıkıldım.

Ardından bir başka arkadaşım beni kötü yola sürükledi: Mount&Blade Warband. İsmini daha sonbahar aylarında duymuş olmama rağmen pek oynamaya kalkmamıştım. O sıralar dota, diablo II arasında gidip geliyordum. Yeni maceralara vakit yoktu. Oysa şu an bu oyundan vazgeçemiyorum.

Oyunumuz 3rd person bakış açısıyla gerek at üstünde gerek yayan kılıç kalkan dövüşü yaptığınız, ok, cirit attığınız bir ortaçağ dünyasında geçiyor. Kalradya denen bu topraklarda maalesef büyü yok, değişik ırklar yok. Onun yerine bir sürü meydan savaşı, kale fetihleri, politika dalavereleri ve toprak kavgaları var.



Kılıç kalkan dövüşleri daha önce hiç görmediğim kontrollere sahip ve aslında oldukça eğlenceli. Kılıcınızla sağdan hamle yapabilmek için Mouse’unuzu sağdan savurmanız gerekiyor. Aynı şekilde bloklama da yapabiliyorsunuz. At üstündeyken bu olay daha bir kolay. Oyunda aynı zamanda menzilli silahlar da mevcut. Balta, hançer fırlatabiliyorsunuz, yay ya da kundaklı yay kullanabiliyorsunuz.

Oyunda ok atmak aslında çok zahmetli bir iş. Öyle sniper dürbünü kullanır gibi adamın üstüne gelip tuşa basmıyorsunuz. Aradaki mesafeyi ve oku etkileyecek yerçekimini hesaba katmak lazım. Bir de ‘güçlü germe’ yeteneğiniz zaten çok iyi değilse uzağa ok atabilmeyi düşünmeyin bile. Ayrıca oku yaya taktıktan sonra kullanmak için sadece birkaç saniyeniz var. Yoksa odağı kaybediyorsunuz. Kesinlikle diyebilirim ki bu oyun bana at üstünde ne kadar iyi ok attığımı gösterdi.

Kale fetihleri, meydan savaşları görmeye değer. Karakterinizi geliştirirken puan verebileceğiniz bir sürü özelliğiniz mevcut. Oyunda tüm diyarların kralı olmak gibi bir amacınız olmasına da gerek yok, isterseniz tüccar, ev hanımı ya da derebeyi de olabilirsiniz =)
Free Hit Counter