28 Haziran 2010 Pazartesi

Legend Of the Seeker

Tahmin etmesi zor bir dizi değil ama yine de beni çok eğlendiriyor. Bazen işten güçten o kadar bunalıyorum ki böyle izlerken kafamın yorulmayacağı sonunda beni sinir edecek olayların olmadığı epik maceralı diziler hoşuma gidiyor. Bu dizi tam Merlin tadında ve evet tahmin ettiğiniz gibi kılıçlar, büyüler, bir takım insan dışı yaratıklar da var.

Konusu oldukça klişe. Hero's Journey diye de tanımlayabiliriz. Kahraman bir bilge tarafından göreve çağrılır, kahraman reddeder ama sonra kendini maceranın göbeğinde bulur. Yolculuğu sırasında bir sürü deneyim kazanır, karakteri gelişir; hikayenin sonunda hikayeye başladığı mekana geri döndüğünde artık başka biridir.

Başrolde üç farklı karakter var. İlki Richard, bildiğiniz kılıç tutan adam. Aman kılıcı çok kahramanmış, durugörü yeteneği varmış aslında çok ilgilenmiyorum. Öyle kaslı birşey işte.

İkincisi Zed. Kendisini Gandalf’ın yandan yemişi olarak da tabir edebiliriz. 1. Dereceden bir büyücü ki yeryüzünde kendinden başka sadece 3 tane varmış ana kahramana görevlerinde yardımcı oluyor. Galdalf’tan farkı büyülerini kullanırken sakınmıyor oluşu –wizard’s fire çok karizmatik bir büyüdür- ve ayrıca tamamiyle deli. Boş zamanlarında çırılçıplak gezip tavuklarıyla muhabbet etmekten hoşlanıyor.

Üçüncü ve en kahraman karakterimiz Kahlan (Kailin diye okunuyor). Hayatımda gördüğüm en karizmatik kadınlardan biri. Bir hançer ve bir kısa kılıçla dönüşmesi, inanılmaz hareketler yapması, ayağını kafası hizasına kadar kaldırıp kötü adamlara tekme atabilmesi ve tüm bunları yaparken bileğine kadar uzanan bir elbise giymesi –seksilikten ödün yok- beni benden alıyor. Bu hatunkişi aynı zamanda bir confessor. İnsanlar ne zaman yalan söylese çakabiliyor ve insanları boğazından tutup ruhlarını ele geçirip kendine köle etme yeteneğine de sahip.

Neyse, bu üçlü büyük kötü adamın ordularını döverek yollarını açıyor ve umarım mutlu sona ulaşacaklar. Henüz 1. Sezonun 13. Bölümündeyim ancak şu kısıtlı zamanımda azimle ilerlemekte ve mutlu olmaktayım. Size de tavsiye ederim, ayrıca ailecek seyredebilirsiniz =)

Hayatın Anlamının Peşinde

Sevgili okuyucular,
Bu satırları size staj yaptığım şirketin bilgisayarından yazmaktayım. Hayır, daha önce bu blogda bahsettiğim 'grup içinde kaytarmak' aktivitesini şu anda yapmıyorum. Bütün işlerimi bitirdim, yeni iş de vermiyorlar, ben de insanların tepesine çıkamayacağıma göre sessiz sedasız bu blog'a yazmaya başladım.

Şu anda biraz boşluğa düşmüş durumdayım. Aslında hayatım da biraz böyle. İyi aile, iyi eğitim vb. var. Daha ne istiyorsun diyeceksiniz. Bilmiyorum. Ne istediğimi bilmiyorum, ne yapmak istediğimi bilmiyorum. Sorun da bu.

Bir takım hırslarım varmış gibi davranıyorum; tepeye çıkmak için mücadele ediyorum; sınavlara çalışıyorum, uğraşıyorum ama elime ne geçecek? İyi bir maddiyat. Bu birçok insan için yeterli ama bu hayatta daha fazlası olsun isterdim.

Çevremdeki bir grup insana sordum hayatın anlamı nedir diye, elle tutulur bir cevap çıkmadı. Hayır, bir kaç tahtam eksilmedi. Sadece bu hayatta nereye varacağımızı merak ediyorum.

Örnek vereyim; Bursaspor bu sene şampiyonluk için bir yerini yırttı. Taraftarlar kim bilir ne kadar uğraş verdi. Ne fedakarlıklar, sıkıntılar döndü. Benim düşüncem 'e yani ne oldu?' şeklinde. Bunu en güzel ingilizce ifade edebileceğimi sanıyorum, çünkü Türkçesini kıvıramıyorum. So what? ya da what's the point? 10 sene sonra bu şampiyonluğa zannetmiyorum ki kimse sevinsin. Yanlış anlaşılmasın Bursasporla ilgisi yok. Herhangi bir takım da olabilir.

Aynı şekilde ben bu kadar yırtınıp dünyanın tepesine çıkayım, ölümlü olduktan sonra ne fayda.. Şu gençliğimin verdiği ateşle madem sonunda öleceğiz niye şimdiden ölmüyoruz diye düşünüyorum. Bu kadar tantanaya ne gerek var.

Gençliğime veriyorum ve yaşlandıkça hayatıma bir anlam bulacağımı umuyorum. Daha bir süre benim için endişelenmeye gerek yok yani =)

16 Haziran 2010 Çarşamba

Don't Let This Ever Happen Again


"Hayal dünyasında yaşıyorsun" çocukluğumdan beri sık sık duyduğum bir uyarı. Artık aklım bir karış havada gezdiğimden midir, yoksa hobilerimin genel türk 12-25 yaş grubu hobileri ile uzaktan yakından alakası olmadığından mıdır bilinmez, insanlarla aramda hep belli belirsiz bir mesafe vardı- ve galiba hala var olmaya devam ediyor. 8 yaşındayken Power Rangers çakması bir hikaye yazardım -bir ara parçalanmış bir kaç sayfa elime geçmişti, güleyim mi ağlayayım mı bilemedim- sonra elim biraz dönmeye başladığında işi çizgi romana döndürdüm. Çizgi roman dediğime bakmayın; ne perspektif, ne gölge; çizim namına hiçbir şey bilmiyorum. Çizdiğim şey çöp adamlar. Yine de güzelmiş.


Lise için Istanbul'a gelmek ben ve çizgiroman hobim için bir dönüm noktası oldu. Yıl 2002 ve Arkabahçe Yayıncılık o sıralar Ultimate X-men'i yeni çıkarmaya başlamış. Sonuç, onu takip eden seneler boyunca cilt cilt çizgiromanlara bir servet harcadım. Bugüne kadar çıkmış tüm Marvel çizgiromanları ile aşağı yukarı bir fikrim var, ancak sanılanın aksine tamamını da bilmiyorum. 


Şimdi asıl yazmak istediğim konuya gelirsek: "Don't Let This Ever Happen Again". Bir zaman önce denk geldiğim Magneto Testament adlı 5 sayılık bir çizgiroman serisinde geçen çok vurucu cümle.


Aslında bu konu hakkında hazır gündemdeyken yazmalıydım: Türkiye Filistin'e yardım gemisi gönderir, Israil engeller, karşılıklı gerilim olur, Türkiye'de Nazivari düşüncelerde artış olur. Insanlar, kendinize gelin; siz hiç soykırım gördünüz mü?


Magneto Testament: büyüdüğünde Magneto olacak genç Erik Lensherr'in II. Dünya savaşı Polonyasındaki soykırımda tanık oldukları ve buradan nasıl kurtulduğunu işliyor. Sanılanın aksine metal bükmeler, manyetik alanlar bu çizgiromanda yok. Sadece bir zamanlar yaşanmış soykırımın bir çocuğun gözünden yeniden canlandırılması ve ufak ufak başlayıp katlanarak artan bir acı, şiddet ve zulmün betimlenmesi var. 


Yıllar önce soykırıma tanık olmuş Magneto'nun da kendi soykırım düşüncelerini geliştirmiş olması da tabi ilginç bir anekdot. Kendisi Homo Sapien Superior'ların evrimsel bir gereklilik olarak Homo Sapien'lerin yerini alması gerektiğini savunuyor, tıpkı Homo Sapien'lerin kendinden önce ataları, Homo Erectus ve Homo Neanderthal'in yerini aldığı gibi.


Magneto bir yerde kendiyle çelişiyor. Yine de insanlara kasapta kancaya asılmış et muamelesi yapanlara tanık olduktan sonra, kimsenin sağlıklı bir düşünce yapısına sahip olabileceği zaten zannetmiyorum. Düşünsenize, insan vücutlarının yakacak olarak kullanılmasına tanık olmaktan bahsediyorum! Magneto Tastement son gelişen olaylarla savaştan soykırımdan bahseden, Hitler kitapları okumaya başlayanlara önemli dersler verebilecek nitelikte.. 
Free Hit Counter