15 Ekim 2010 Cuma

Visual Arts –Görsel Sanatlar- Maceram..


Önceki yazımda bir sanat bölümünde okumanın nasıl bir şey olduğunu merak ettiğimi, kendimi nasıl endüstri mühendisliği okurken bulduğumdan bahsetmiştim. Bu yazıda 4. senesini okumakta olduğum üniversite hayatımdaki iki VA dersi maceramdan bahsetmek istiyorum.


Üniversitemin ikinci yılıydı; ağır derslerin önkoşulu matematik derslerimi almaktaydım. Bir yandan da endüstri mühendisliğine giriş dersleri gereksiz zorlamaktaydı. Boş kalan ‘free elective’ serbest seçmeli derslerimden bir tanesini bir sanat dersiyle doldurmak istedim. Ders kataloğunda VA203 kodlu bir çizim dersi gördüm ve bunu alayım, nasıl olsa çizmeyi gerçekten seviyorum, fena da sayılmam, güzel güzel okurum, eğlenirim geçerim dedim.


Hiç unutmuyorum, okuldaki ikinci yılımın ilk dersiydi. Bir pazartesi sabahı saat 11:40. Önümüzde kağıtlarımız, hoca ilk dersten çizim yapacağımızı söyledi. Sanırım yeteneklerimizi görmek istiyordu. Hani bu giriş derslerinden ya, ben bekliyorum ki elma çizeriz, armut çizeriz, olmadı meyve tabağı çizeriz, belki kareler daireler çizeriz.. Sanat fakültesinin koridorları aynı model adamın çeşitli tekniklerle çizilmiş çıplak resimleri ile doludur. İşte o model geldi,  bornozuyla karşımızda durdu; onu çizecekmişiz. Ben rahat bir nefes aldım, soyunmayacak dedim. Hani bu giriş dersi ya, çıplak adam ileri gelişmiş derslerde çiziliyor diye düşündüm..


Neyse, çizdik ettik, üzerinde konuştuk. Yalnız olaylar umduğum gibi gitmedi. İlk çizimimizi bitirmiştik ki, bu sefer model soyundu ve o şekilde çizmemiz söylendi!


Ben buna hazır değildir. Bu dersin böyle olacağını bilmiyordum. Ben kendi halinde asosyal geek çizer, üniversitedeki ikinci yılımın ilk dersine bir çıplak adam ile başlayacağımı ummuyordum. Çevremde kimse çıtını çıkarmadı, tepki vermedi. Galiba benden başka herkes bu dersin içeriğinden haberdarmış! Ben de sesimi çıkarmadım ama emin değilim, yüzüm kızarmış olabilir.


Bu derste devam edemedim. Ama sebep çıplak adam filan değildi. O olguya bir hafta içinde alıştım. Hatta daha sonra çıplak bir kadın modeli de çizmeye başladım. O derste devam edememe sebebim, dersin çok ağır olması ve benim bir yönde seçim yapmak zorunda olmamdı. Sanat fakülteleri yetenek sınavı ile öğrenci alır. Benim okulumda öyle bir sınav yok. Herkes istediği bölümü seçmekte özgür. Ancak bu bölümden mezun olmak belli bir ölçüde yetenek gerektirdiğinden giriş dersleri özellikle ağır tutuluyor ki eleme iyice yapılsın. Yani benim gibi çizim hobisini geliştirmek için bu dersi alanlar epey zorlanacaktı. Ben de en başında bunun bir dereceye kadar farkındaydım.


Ama işte belki yapabilirim; belki görsel sanatların altından kalkabilirim düşüncesi beni o dersi aldırttı, ama ağır basan hayatın gerçekleri bana o dersi bıraktırttı. Yine de olması gereken buydu ve düşünüyorum da elim kalem tutabildiği sürece kaybetmiş sayılmam çünkü birşeyler çiziktirmeyi gerçekten seviyorum..

The Road Not Taken..




Benim lise 5 sene sürdü. Lise sona gelene kadar bilgisayar mühendisi olmanın hayalini kuruyordum; sebep bilgisayarları sevmem, biraz teknik haliyle html programlamasıyla haşır neşir olmam..


Sonra son sınıfta Java dersi aldım ve farketim ki asıl istediğim bu değil. Yani programlamayı yapıyorum yapmasına da, gerçekten zevk aldığım birşey değil. Ömrümün sonuna kadar mesleğim olmasını ise asla istemem. Ve sonra boşluğa düştüm; Öss’ye 1 sene kalmış ve ben hangi bölümü tercih edeceğimi bilmiyorum.. Bir şekilde bir mühendis olmak durumundaydım –çünkü para o mesleklerdeydi- ama ne olacağım hakkında bir fikrim yoktu.


Kuzenim ve arkadaşları aklımı çeldi, kafama endüstri mühendisliğini soktu. Benim de aklıma yattı açıkçası. Ama babam benim kararımdan şüphe ettiği için –ve tabii diğer başka sebeplerle birlikte- bölümsüz olmasıyla ünlü Sabancı Üniversitesine karar kıldık. Başından beri endüstri mühendisliğine odaklanmıştım ama bir taraftan aklım görsel iletişim tasarım bölümlerine de gitmiyor değildi.


Ortaokuldadan bu yana resim çizmeyi sevdim, kendi çapımda çizgiromanlar yazdım, uydurdum. Lisede kendi kendime photoshop öğrendim ve bir hayli geliştirdim. Zamanla çizgilerim, defterime kara kalem karaladıklarım beğenilir oldu ve ben bu üniversite yıllarında acaba başka bir bölüm okusam mı demekten kendimi alamadım.


Ve şansım da vardı. O radikal kararı verecek gözükaralığa sahip olsaydım şu an çok başka şeylerle meşgul oluyor olabilirdim. Ama ben başından beri mühendis olmaya odaklıydım ve kararımdan vazgeçemedim..


Kararımdan pişman mıyım, hayır;


Bir sanat bölümünde okumak nasıl olur bilmek istiyor muyum, evet..

13 Ağustos 2010 Cuma

Kadın-Erkek & Bay-Bayan


 Türkiye Bayanlar Basketbol Liginin isminin Türkiye Kadınlar Basketbol Ligi olarak değiştirilmesi bazı tartışmaları da beraberinde getirdi. Bazı insanlar ha bayan ha kadın neden böyle oldu gibisinden sorular sordular. Ben de çok değil 6 ay kadar önce bayan ile kadın arasındaki farka dikkat etmemiştim. Bu fark çok ince gözükse de aslında büyük toplumsal bir yaramızın en öne çıkan etkilerinden bir tanesi..
Erkek kelimesini kullanmaktan utanmayan toplumumuz bahsi geçen bir dişi olduğunda ‘bayan’a dönüveriyor. Örneğin: erkekler tuvaleti, bayanlar tuvaleti.. Erkek kelimesinin zıttı ‘bayan’ mıdır? Bu hitap zararsız bir kibarlık gibi gözükse de aslında öyle değil. Bu toplum olarak kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapmanın dilimizde ortaya çıkan sonucu. Dilimizde cinsiyetsiz olması gereken ‘adam’ kelimesi nasıl erkek cinsini anlatır hale gelmişse, kadın kelimesi de öyle geri plana itilmiş, hatta bazı yerlerde kadına ‘kadın’ denmesi ayıp hale gelmiştir. ‘Kadın’ kelimesi cins belirtir ve mensup olduğu cinsi tabiri caizse kedi bokunu saklar gibi saklamaya çalışan kadınlarımız bu bayan maskesini hevesle üzerilerine geçirmiş kadın olduklarını unutmuşlardır.
“Siz bayan kenarda durun, biz erkekler gerekli işleri yaparız. Aman elinizi erkek işine sürmeyin, köşenizde bayan bayan oturun..”
Belediye otobüslerinde, metrolarda bayanlara yer verilir ya, onu bazen anlamıyorum. 20-30 yaş arası iki bacağı tutan bir kadın otobüste yer verilmeden de ayakta durabilir. Oysa aynı özelliklere sahip bir bayan duramaz, ona yer verilmesi gerekir. Bu bayanlardan bazıları dayatılan kimliklerini öyle benimsemişlerdir ki kadın diye bahsettiğinizde ‘bayanla doğru konuş’ gibisinden de uyarabilirler.
Son olarak yine adam kelimesinden örnek vermek gerekirse, Feyza Hepçilingirler’in ‘Türkçe Off’ isimli kitabında bu kelimenin cinsiyetsiz olduğundan üstüne basa basa bahsedilirken bu yazıyı yazdığım şu sıralarda TDK’nın internet sözlüğünde cinsinin erkek olarak belirtilmesi acıklıdır. Neticede bir dil toplumun onu yaşattığı bir biçimde şekillenir. Aynı sözlükte ‘adam’ kelimenin karşılığı olarak kişi, insan sözcükleri verilmekte, toplumumuzun ise bu sözcüklerle er kişiyi bağdaştırmasını ve bir yerde kadını kişi, insan yerine koymamasını ancak trajik olarak niteleyebilirim.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Staj-ı Memnu


Bu yaz yaptığım stajımın yoğunluğundan arta kalan zamanımda iç sesim ve stajımla olan ilişkimi ünlü aşk-ı memnu diyologları çerçevesinden yorumladım.. Umarım beğenirsiniz..


Talihsiz genç: Bu işi sen yaptın sen boz!

İç ses: Herşeyi kariyerin için yaptım, artık seni stajdan kimse kurtaramaz..

Talihsiz Genç: İşte ben de bunu kabullenemiyorum. Newsfeed imden tatil fotoğrafları geçiyor. Ben kravatlar içerisinde kıvranırken, onların mutluluğundan ölüyorum. Ölüyorum anlasana..




İç ses: Stajını bırakmak istemediğin için beni terkediyorsun

İç ses: O bitmesin diye beni öldürüyorsun!


İç ses: Niye ben?

Talihsiz Genç: İç ses, bırak artık yakamı..

İç ses: Staj bir nefeste bitecek bir dönem, peki ya iç ses?

Talihsiz Genç: Yalvarırım düş artık yakamdan..

Ofisteki Anons: Açın artık şu şirketin çıkış kapılarını!!

İç ses: Bu kapılar açılınca senin için de bitmeyecek mi herşey.. daha raporunu yazamadın.. ben o kapılar açıldığında da biteceğim talihsiz genç..

İç ses: Benim ölmemi istiyor musun, beni kaybetmeyi göze alabiliyor musun?


Talihsiz Genç: İç Seees!!

İç ses: Beni kaybetmeyi... beni, beni, beni, beni, iç sesini..

11 Ağustos 2010 Çarşamba

RTÜK ve Yasakları



            Televizyon kanalları ülkemizde özellikle de geçmiş yıllarda sık sık örneklerini gördüğümüz gibi günlük olarak kapatılmakta. Bugünlerde (herhalde ortada çok büyük paralar döndüğünden) aynı ceza sadece programlara verilmekte. Ceza gerekçesi olarak da genelde “çocukların ve gençlerin ruhsal ve zihinsel gelişimini zedeleyecek türden yayın yapılması” söyleniyor.
            Benim burada anlamadığım ve üzerinde konuşmak istediğim bir nokta var: TV kanalları gençlerin ve çocuklarını gelişimini destekleyici yayın yapmak zorunda mıdır? Tv kanalının topluma karşı böyle bir yükümlülüğü var mıdır, olmalı mıdır? Bahsi geçen gerekçe RTÜK’ün yönetmeliklerinden birinde yazmaktaymış. Adamlar bir yerde kafalarına göre ceza vermediklerini iddia edebilirler. Oysa tartışmak istediğim konu yapılan yayınların topluma gerçekten uymak gibi bir zorunluluğunun olup olmaması.
            Gazetede bir haber okudum: Türk Malı adlı TV komedi dizisinden, Türkçe’nin doğru kullanılmaması ve bu yönden gençlerin çocukların gelişimini zedelemek sebebiyle savunma istenmiş. Bu tartışmaya da bu haber vesilesi ile girdim. Diyorum ki, TV programlarının toplumu eğitmek, topluma doğru örnek olmak gibi bir yükümlülüğü olmamalıdır. Eğer millet hayatlarındaki tek eğitim aracı olarak televizyonu görüyorsa ve o dizide geçen bozuk Türkçe’yi kullanıyorsa burada bir hata vardır ve suç TV programında aranmamalıdır.
            Bu yozlaşmanın alınıp yayılmasını tamamen insanların kalitesizliğine mal etmiyorum. Sonuçta ülkenin hali belli. Hala okuma yazma bilmeyenler var. Ama bu demek değil ki ben çıkıp özgürlükler ütopyasındaki doğruları söylemeyeceğim. Ne kadar kötü yayın yapılırsa yapılsın, millet aklı başında ise zaten etkilenmemesi gerekir. Bu sansürün, program kapatmanın bence tecavüze uğramasınlar diye kadınların sokağa çıkmasını yasaklamaktan farkı yok.
            Gelişmemiş toplumlarda devlet bir şekilde bireyin yaşantısına müdahale hakkını kendinde bulmakta. Bireyler için ortada doğru düzgün gelişebilecekleri bir çevre olmadığından mevcut otorite bireyleri korumak adına bir takım tehlikeli gördüğü etmenleri ortadan kaldırıyor. Kaldırıyor ama neye göre kime göre. Belki ben zihinsel ve ruhsal gelişimimi olabilecek en iyi şekilde geliştiren kanaldan başka kanallar da izlemek istiyorum. Bu gücün ayarı yok, ipin ucunun kaçmasına çok müsait ve beni de korkutan bu.
            Örnek: “... toplumsal ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle...” bu ahlak kime göre neye göre. Bir grup adam oturdukları yerden hayatımızı, bizim yapmamız gereken seçimleri şekillendiriyor. RTÜK’ün kısa vadede acilen esnekleşmesini, uzun vadede ortadan kalkmasını diliyorum.
            Son olarak: pokémon izleyip camdan atlayan, uçabileceğini sanan bir çocuk vardı. Sonrasında pokémon yasaklandı. Ben o diziye bayılırdım ve camdan atlamaya da niyetim yoktu. Mağdur oldum. Burada suç kimde?

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Büyükada Gezisi

Geçen Salı günü ilk defa Büyükadaya gittim. Şimdi düşünüyorum da galiba hayatımda ilk defa bir adaya gittim... İstanbul civarında Büyükada, Heybeliada, Kınalıada gibi adaların olduğunu biliyordum ama tam nerededir, nasıl yerlerdir, nereden binilir gidilir pek yol yordam bilmiyordum yani. 

Vapurdan iner inmez kendinizi bir  meydana giden  cıvıl cıvıl bir yolda buluyorsunuz. Yazlık bir tatil beldesi gibi, sağda solda pansiyonlar, hediyelik eşya satıcıları ve özellikle ilgimi çekti bir sürü waffle yapan yer var.
Adada otomobil olmaması bana çok ilginç geldi. İlginç derken bu hoşuma gitti anlamında söylüyorum. Yollar yapılı ve tamamen insanların kullanımına sunulmuş. Tamamen kelimesi aslında biraz yanlış oldu. Yolları aynı zamanda atlar ve atların çektikleri faytonlar da kullanıyor. Eğer at korkunuz varsa arkanızdan aniden geçebilecek bir ata karşı hazırlıklı olmanızı da tavsiye ederim.
Adada atların dolaşmasının talihsiz sonuçlarından biri de maalesef sokakların atların bıraktıkları hediyeler sebebiyle kokması. Aslında o kadar büyük bir problem de değil. Balık lokantalarının, pidecilerin olduğu iç sokaklarda onlardan eser yok.
Adada küçük ve büyük olmak üzere 2 çeşit fayton turu bulunmaktaymış. Benim izlenimim özellikle yaz aylarında Kadıköy rıhtımdan boğa heykeline kadar uzanabilecek bir kuyruk olması. Dolayısıyla biz faytona binmekten vazgeçtik. Ayrıca küçük fayton turunun 50TL olduğunu da belirtmek isterim. Adada birçok bisiklet kiralanacak yer var ve oldukça da ucuz ve kullanışlılar. Bisiklete binmeyi seviyorsanız mutlaka denemelisiniz.
Özellikle adanın yukarı kısımların çok güzel köşkler olduğundan haberim var. 1975 yapımı Aşk-ı Memnu dizisinin Büyükada çekimlerinde yanlış hatırlamıyorsam güzel görüntüler var.Bir de adanın en tepesinde bir kilise olduğuna dair birşeyler duydum ancak bunu bir sonraki ziyaretime bırakmaya karar verdim. Belki gelecek sefer denize de girebilirim. 

Adaya Bostancı’dan devamlı vapur ve motor seferleri var. Motorlar özellikle çok sık çalışıyor. Ama vapur kullanmanızı tavsiye ederim zira onlar klimalı oluyor ve güzel de bir kantinleri var =)

16 Temmuz 2010 Cuma

Ve Yine Diyetteyim…


Bazen insanlara ‘sence ben kaç kiloyum’ diye sorarım. Hem muhabbet açmanın güzel bir yolu, hem de cevapları duydukça eğleniyorum. Aslında biraz da alışkanlık oldu. Verilen cevaplar hep 80–90 kg arasında. Kimse bana 90 kg’nin üstünü biçemiyor. Gerçek mi? Siz ortalama cevaba 20 kg kadar ekleyin.

Burada gerçek kilomu söylemeyeceğim, arzu edenler başka yollardan bana sorabilirler ama şunu diyebilirim ki gerçeğine kimse inanamıyor. Boyum 178 ve bu kilo ile vücut kitle indeks değerim 30’un üzerinde çıkıyor. Yani obezim. Bakın, şişman değil, aşırı şişman değil, obezim. Ama işte güreşçi fiziği diye tabir edilen kalıba sahip olduğunuzda ağırlığınızı da çaktırmıyorsunuz.

Geçen gün işyerine çıkmak üzere bir grup insan asansöre binmekteyiz; 6 kişilik asansöre 5 kişi bindik ben bu sırada kafamdan asansörün çalışıp çalışmayacağının muhasebesini yapıp pat diye ‘ben X kiloyum’ diye beyan ettim. Önündeki hanımefendinin –ki o sırada hiç tanışıklığımız yoktu- “NEEE?” diye bir arkasını dönüşü vardı kesinlikle Oscar’lık. Ben için için gülerken, işte ne yapalım Allah öyle yaratmış diye bir açıklama geveledim.

Zaman zaman rejime girer çıkarım. Rejimlerimin uzun ömürlü olmamasının sebebi her canım sıkıldığında, üzüldüğümde yemeğe sarılmam. Yemek yemeyi gerçekten seviyorum. Pisboğazlık değil, tadını alarak yemeyi severim ve evet bir oturuşta 3 kişilik yemek de kabiliyetlerim arasındadır. Ailenin özellikle kadınları rejimler konusunda bilgi sahibidir ve bana reçeteler önermekten geri durmazlar. Ailede bir de doktor varsa, uzmanlığı ne olursa olsun her sözü kanun olur, yeme dediği yenmez. (Yani en azından evdeyken!)

Ama bu sefer durum biraz daha farklı. Bu sefer gerçekten küçülmeye ant içtim. Artık yürürken yer sarsılsın istemiyorum. Tamam, kuvvetliyim, hala çevikliğim had safhada ama bu böyle devam etmemeli. Reçetem de şöyle: ‘Yasak yok!’. Her şeyi yiyebilirim, insan porsiyonları olmak şartıyla. Buradaki mesele o kuş kadar diye tabir ettiğim insan porsiyonlarıyla gerçekten doymayı başarmak. Pizzacılardaki sınırsız pizza büfelerini düşünün. Ben oraya oturdum mu 8–9 dilimden aşağı yemiyorum, oysa en fazla 3–4 dilimle doyabilirim. Sadece bunu idrak etmek için 4. dilimden sonra bir süre yemeden sabredip beklemem gerekiyor. Buradan yola çıkarsak lokantalardaki o koca koca porsiyonlar, duble İskenderler aslında aldatmaca.

Abartmadan yiyebilmek, işte bütün mesele bu…

12 Temmuz 2010 Pazartesi

İrade ve Gerçeklik

Bir şeyi çok istersen olur lafına takılıyorum. Daha doğrusu geçmişte çok takıldım, şimdi bir açıklamam var. Bu (tırnak içinde) “supernatural” olaylarına yatkınlığımı bilen biliyor. Ben öncelikle ortada doğaüstü bir olay olduğunu düşünmüyorum. Sen açıklamasını yapamıyorsun diye o doğaüstü değildir.

Misal, ben insanların bulundukları ortamı, birbirleri sadece fiziksel anlamda etkilemedikleri kanaatindeyim. Mesela ben kalkıp odanın öbür ucuna koşsam halıda bıraktığım izler dışında bir de gerçeklik üzerinde iz bırakırım. Ben o eksende o aktiviteyi yapmışımdır, hayat öyle şekillenmiştir. Belki benim o koştuğum zamanki gerçeklik ile şimdi içinde bulunduğum gerçeklik çakıştığında biri yine benim koşuşumu görebilir. (Bknz: hayalet)

Bunlar yine belki işin bir derece fiziksel kısmı. Hardcore fizikçi arkadaşlar üstteki paragrafta anlattıklarımı daha akla yakın bulabileceklerdir. Şimdi anlatacaklarım ise iyice sıyırık olarak kabul edilebilir. Ona göre yazıyı okumayı burada bırakmakta serbestsiniz 

İnsanlar çevrelerini ve birbirlerini etkiler demiştim. Fizikselin yanında bir de işin fiziksel olmayan boyutu var. Duygusal, zihinsel vb bir tanım kullanamıyorum, çünkü bilmiyorum. Fiziksel olmayan diyip geçiştirmek durumundayım.

Örnek vererek anlatayım. Hayat içinde sonsuz olasılıkların bulunduğu bir zaman akışıdır. Bir zar atıldığı anda üç gelmesini istemek onun üç gelme olasılığını etkiler mi? İnsanların fiziksel gerçekliği etkileyebilen bir zihinsel gücü olduğunu farz edersek etkiler. Belki ona bile gerek yoktur. Sadece istemek hayatın senaryosunda değişiklik yapabilir. Ama bilemeyiz tabi, sen istedin diye mi oldu yoksa olacağı mı vardı… Bence bazen olacağı vardır, bazen de gerçekten sen istedin diye olur. Ben bir şeyler istedim ve tesadüf olamayacak kadar çok sefer istediğim gerçekleşti.

Gelecekteki yazılarımın birinde bu önermelerim ile başka şeyler arasında bir takım paralellikler kurmayı planlıyorum ve bir yerde dine girip çıkmayı düşünüyorum. Ama henüz acemi bir blogger’ım ve dini masaya yatıracak kadar kaşarlanmadım. Bunu şimdilik göze alamam =)

Görüşmek üzere..

6 Temmuz 2010 Salı

Mount & Blade Warband

Her şey Dragon Age Origins ile başladı. GBT kod adlı arkadaşım bana böyle harika bir oyun var dedi, savaşlar, elfler, çeşit çeşit büyüler, kılıçlar kalkanlar… Büyüden sonra dediklerini açıkçası hatırlamıyorum (o kısmı uydurdum). Büyü varsa ben de varım dedim.


Dragon Age Origins güzel bir oyun. Ama okulun bize verdiği dandini laptoplarda acayip kasıyor. En düşük sistem gereksinimlerinde bile sabrınız yetmiyor, üzülüyorsunuz. Dolayısıyla doğru düzgün oynayamadım, sıkıldım.

Ardından bir başka arkadaşım beni kötü yola sürükledi: Mount&Blade Warband. İsmini daha sonbahar aylarında duymuş olmama rağmen pek oynamaya kalkmamıştım. O sıralar dota, diablo II arasında gidip geliyordum. Yeni maceralara vakit yoktu. Oysa şu an bu oyundan vazgeçemiyorum.

Oyunumuz 3rd person bakış açısıyla gerek at üstünde gerek yayan kılıç kalkan dövüşü yaptığınız, ok, cirit attığınız bir ortaçağ dünyasında geçiyor. Kalradya denen bu topraklarda maalesef büyü yok, değişik ırklar yok. Onun yerine bir sürü meydan savaşı, kale fetihleri, politika dalavereleri ve toprak kavgaları var.



Kılıç kalkan dövüşleri daha önce hiç görmediğim kontrollere sahip ve aslında oldukça eğlenceli. Kılıcınızla sağdan hamle yapabilmek için Mouse’unuzu sağdan savurmanız gerekiyor. Aynı şekilde bloklama da yapabiliyorsunuz. At üstündeyken bu olay daha bir kolay. Oyunda aynı zamanda menzilli silahlar da mevcut. Balta, hançer fırlatabiliyorsunuz, yay ya da kundaklı yay kullanabiliyorsunuz.

Oyunda ok atmak aslında çok zahmetli bir iş. Öyle sniper dürbünü kullanır gibi adamın üstüne gelip tuşa basmıyorsunuz. Aradaki mesafeyi ve oku etkileyecek yerçekimini hesaba katmak lazım. Bir de ‘güçlü germe’ yeteneğiniz zaten çok iyi değilse uzağa ok atabilmeyi düşünmeyin bile. Ayrıca oku yaya taktıktan sonra kullanmak için sadece birkaç saniyeniz var. Yoksa odağı kaybediyorsunuz. Kesinlikle diyebilirim ki bu oyun bana at üstünde ne kadar iyi ok attığımı gösterdi.

Kale fetihleri, meydan savaşları görmeye değer. Karakterinizi geliştirirken puan verebileceğiniz bir sürü özelliğiniz mevcut. Oyunda tüm diyarların kralı olmak gibi bir amacınız olmasına da gerek yok, isterseniz tüccar, ev hanımı ya da derebeyi de olabilirsiniz =)

28 Haziran 2010 Pazartesi

Legend Of the Seeker

Tahmin etmesi zor bir dizi değil ama yine de beni çok eğlendiriyor. Bazen işten güçten o kadar bunalıyorum ki böyle izlerken kafamın yorulmayacağı sonunda beni sinir edecek olayların olmadığı epik maceralı diziler hoşuma gidiyor. Bu dizi tam Merlin tadında ve evet tahmin ettiğiniz gibi kılıçlar, büyüler, bir takım insan dışı yaratıklar da var.

Konusu oldukça klişe. Hero's Journey diye de tanımlayabiliriz. Kahraman bir bilge tarafından göreve çağrılır, kahraman reddeder ama sonra kendini maceranın göbeğinde bulur. Yolculuğu sırasında bir sürü deneyim kazanır, karakteri gelişir; hikayenin sonunda hikayeye başladığı mekana geri döndüğünde artık başka biridir.

Başrolde üç farklı karakter var. İlki Richard, bildiğiniz kılıç tutan adam. Aman kılıcı çok kahramanmış, durugörü yeteneği varmış aslında çok ilgilenmiyorum. Öyle kaslı birşey işte.

İkincisi Zed. Kendisini Gandalf’ın yandan yemişi olarak da tabir edebiliriz. 1. Dereceden bir büyücü ki yeryüzünde kendinden başka sadece 3 tane varmış ana kahramana görevlerinde yardımcı oluyor. Galdalf’tan farkı büyülerini kullanırken sakınmıyor oluşu –wizard’s fire çok karizmatik bir büyüdür- ve ayrıca tamamiyle deli. Boş zamanlarında çırılçıplak gezip tavuklarıyla muhabbet etmekten hoşlanıyor.

Üçüncü ve en kahraman karakterimiz Kahlan (Kailin diye okunuyor). Hayatımda gördüğüm en karizmatik kadınlardan biri. Bir hançer ve bir kısa kılıçla dönüşmesi, inanılmaz hareketler yapması, ayağını kafası hizasına kadar kaldırıp kötü adamlara tekme atabilmesi ve tüm bunları yaparken bileğine kadar uzanan bir elbise giymesi –seksilikten ödün yok- beni benden alıyor. Bu hatunkişi aynı zamanda bir confessor. İnsanlar ne zaman yalan söylese çakabiliyor ve insanları boğazından tutup ruhlarını ele geçirip kendine köle etme yeteneğine de sahip.

Neyse, bu üçlü büyük kötü adamın ordularını döverek yollarını açıyor ve umarım mutlu sona ulaşacaklar. Henüz 1. Sezonun 13. Bölümündeyim ancak şu kısıtlı zamanımda azimle ilerlemekte ve mutlu olmaktayım. Size de tavsiye ederim, ayrıca ailecek seyredebilirsiniz =)

Hayatın Anlamının Peşinde

Sevgili okuyucular,
Bu satırları size staj yaptığım şirketin bilgisayarından yazmaktayım. Hayır, daha önce bu blogda bahsettiğim 'grup içinde kaytarmak' aktivitesini şu anda yapmıyorum. Bütün işlerimi bitirdim, yeni iş de vermiyorlar, ben de insanların tepesine çıkamayacağıma göre sessiz sedasız bu blog'a yazmaya başladım.

Şu anda biraz boşluğa düşmüş durumdayım. Aslında hayatım da biraz böyle. İyi aile, iyi eğitim vb. var. Daha ne istiyorsun diyeceksiniz. Bilmiyorum. Ne istediğimi bilmiyorum, ne yapmak istediğimi bilmiyorum. Sorun da bu.

Bir takım hırslarım varmış gibi davranıyorum; tepeye çıkmak için mücadele ediyorum; sınavlara çalışıyorum, uğraşıyorum ama elime ne geçecek? İyi bir maddiyat. Bu birçok insan için yeterli ama bu hayatta daha fazlası olsun isterdim.

Çevremdeki bir grup insana sordum hayatın anlamı nedir diye, elle tutulur bir cevap çıkmadı. Hayır, bir kaç tahtam eksilmedi. Sadece bu hayatta nereye varacağımızı merak ediyorum.

Örnek vereyim; Bursaspor bu sene şampiyonluk için bir yerini yırttı. Taraftarlar kim bilir ne kadar uğraş verdi. Ne fedakarlıklar, sıkıntılar döndü. Benim düşüncem 'e yani ne oldu?' şeklinde. Bunu en güzel ingilizce ifade edebileceğimi sanıyorum, çünkü Türkçesini kıvıramıyorum. So what? ya da what's the point? 10 sene sonra bu şampiyonluğa zannetmiyorum ki kimse sevinsin. Yanlış anlaşılmasın Bursasporla ilgisi yok. Herhangi bir takım da olabilir.

Aynı şekilde ben bu kadar yırtınıp dünyanın tepesine çıkayım, ölümlü olduktan sonra ne fayda.. Şu gençliğimin verdiği ateşle madem sonunda öleceğiz niye şimdiden ölmüyoruz diye düşünüyorum. Bu kadar tantanaya ne gerek var.

Gençliğime veriyorum ve yaşlandıkça hayatıma bir anlam bulacağımı umuyorum. Daha bir süre benim için endişelenmeye gerek yok yani =)

16 Haziran 2010 Çarşamba

Don't Let This Ever Happen Again


"Hayal dünyasında yaşıyorsun" çocukluğumdan beri sık sık duyduğum bir uyarı. Artık aklım bir karış havada gezdiğimden midir, yoksa hobilerimin genel türk 12-25 yaş grubu hobileri ile uzaktan yakından alakası olmadığından mıdır bilinmez, insanlarla aramda hep belli belirsiz bir mesafe vardı- ve galiba hala var olmaya devam ediyor. 8 yaşındayken Power Rangers çakması bir hikaye yazardım -bir ara parçalanmış bir kaç sayfa elime geçmişti, güleyim mi ağlayayım mı bilemedim- sonra elim biraz dönmeye başladığında işi çizgi romana döndürdüm. Çizgi roman dediğime bakmayın; ne perspektif, ne gölge; çizim namına hiçbir şey bilmiyorum. Çizdiğim şey çöp adamlar. Yine de güzelmiş.


Lise için Istanbul'a gelmek ben ve çizgiroman hobim için bir dönüm noktası oldu. Yıl 2002 ve Arkabahçe Yayıncılık o sıralar Ultimate X-men'i yeni çıkarmaya başlamış. Sonuç, onu takip eden seneler boyunca cilt cilt çizgiromanlara bir servet harcadım. Bugüne kadar çıkmış tüm Marvel çizgiromanları ile aşağı yukarı bir fikrim var, ancak sanılanın aksine tamamını da bilmiyorum. 


Şimdi asıl yazmak istediğim konuya gelirsek: "Don't Let This Ever Happen Again". Bir zaman önce denk geldiğim Magneto Testament adlı 5 sayılık bir çizgiroman serisinde geçen çok vurucu cümle.


Aslında bu konu hakkında hazır gündemdeyken yazmalıydım: Türkiye Filistin'e yardım gemisi gönderir, Israil engeller, karşılıklı gerilim olur, Türkiye'de Nazivari düşüncelerde artış olur. Insanlar, kendinize gelin; siz hiç soykırım gördünüz mü?


Magneto Testament: büyüdüğünde Magneto olacak genç Erik Lensherr'in II. Dünya savaşı Polonyasındaki soykırımda tanık oldukları ve buradan nasıl kurtulduğunu işliyor. Sanılanın aksine metal bükmeler, manyetik alanlar bu çizgiromanda yok. Sadece bir zamanlar yaşanmış soykırımın bir çocuğun gözünden yeniden canlandırılması ve ufak ufak başlayıp katlanarak artan bir acı, şiddet ve zulmün betimlenmesi var. 


Yıllar önce soykırıma tanık olmuş Magneto'nun da kendi soykırım düşüncelerini geliştirmiş olması da tabi ilginç bir anekdot. Kendisi Homo Sapien Superior'ların evrimsel bir gereklilik olarak Homo Sapien'lerin yerini alması gerektiğini savunuyor, tıpkı Homo Sapien'lerin kendinden önce ataları, Homo Erectus ve Homo Neanderthal'in yerini aldığı gibi.


Magneto bir yerde kendiyle çelişiyor. Yine de insanlara kasapta kancaya asılmış et muamelesi yapanlara tanık olduktan sonra, kimsenin sağlıklı bir düşünce yapısına sahip olabileceği zaten zannetmiyorum. Düşünsenize, insan vücutlarının yakacak olarak kullanılmasına tanık olmaktan bahsediyorum! Magneto Tastement son gelişen olaylarla savaştan soykırımdan bahseden, Hitler kitapları okumaya başlayanlara önemli dersler verebilecek nitelikte.. 

10 Mayıs 2010 Pazartesi

İnsan



İnsan..
Hepimizin bildiği, varlığımızın adı..
İnsan diyip geçiyoruz, daha bebekken insan diye öğrenmişiz, üzerine uzun bir süre kafa yormamışız.
Evet biraz felsefe yapacağım. Tarihte insan hep çevresindeki varlıkları anlamaya yönelmiş, en son en önemli soruya gelmiş: ben kimim?

Bazen düşünürüm; özellikle de biyoloji derslerine denk gelir: bu insan canlısı ne değişik bir tür. Mesela doğal ortamı neresidir? Kendi haline bıraksan, akılsız olsa acaba ormanda mı yaşar, ağaca mı tırmanır? Bir araya gelir, birlikte hareket eder, birlikte avlanır. Dedikleri şey: tek başına diğer canlıların yemi olurken, bir araya gelip aklını kullandığında doğaya yön bile verebilir. 

Mucizevi değil mi? Bir adet karınca ne küçük, ne ezik bir hayvandır. Oysa, bir koloni yer altına ne büyüklükte tüneller kazabiliyor.. (hani bir ara Facebook'ta videosu da vardı).

İnsan gerçekten mucizevi ve ben daha farkına varmadığımız mucizeler barındırdığımıza da inanıyorum. İnsanın potansiyeli bu değil. Bunu okuyanların büyük bir kısmı şimdi arkalarına yaslanıp, dudak büküp, ne yani daha ne potansiyeli olacak, hebele hübele diyebilirler. Şöyle bir örnek vereyim: ağzımızda dilimiz var; yemek yemeye ve konuşmaya yarıyor. Karanlık çağlara geri dönelim; doğanın bir cilvesi insanlar ses çıkararak iletişim kurabildiklerini fark edememiş olsunlar. O günden günümüze işaretleşerek gelmiş olsunlar. Bugün içimizden biri ağzındaki dili aynı zamanda ses çıkarmak için kullanabildiğini fark ettiğinde ve bu seslere bazı anlamlar yüklediğinde bir mucize gerçekleştirmiş olmayacak mı?

İnsanlar göründüklerinden çok daha zekiler. Insan beyni bir masaüstü bilgisayar olsa, herhalde hafızası 1 milyon TB olurdu. İşlemcisini hayal bile edemiyorum. Olay da burada bitiyor. Düşünüş biçimlerimize düzgün algoritmalar yerleştirdiğimiz de belki verimliliğimizi 10 kat artırabiliriz. Mesela 15 tane tek basamaklı sayıyı 10 saniye içinde ezberlememiz gerekiyor. Bu pat diye karşımıza gelse herhalde yapamayız. Ama önce aynı olan sayıları ve kaç tane olduklarını aklımızda tutsak, sonra bir eksik bir fazlalara yönelsek, işler daha kolay olabilir. 

Sanırım noktayı anladınız. Kalabalık bir caddeye çıkıp yürümeye başladığımda bazen bir egzersiz yapıyorum. Gelip geçen insanların yüzlerine bakıyorum ve aklımda tutmaya çalışıyorum. 3 kişinin yüzünün 'fotoğrafını çektikten sonra' bu fotoğrafları aklımda canlandırıp bakmaya  çalışıyorum. Misal, bu adamlardan biri biraz önce bir banka soymuş, robot resmini çizdirecek kadar tarif edebilir miyim uğraşlarım var. 

Geçen gün okulda yürürken bir kız gördüm: gözünde avucum kadar camları olan güneş gözlükleri, ayağında eski mo çizmeleri, bir kolunda bavulumsu bir el çantası, diğer elinde cep telefonu ile oynayarak çarpık adımlarla yürüyordu. 

Acıdım, üzüldüm, kızdım. Çevresi ile etkilişimi tüm hayatı olmuş, kendini unutmuş.
Oysa bir hesap makinesinden daha hızlı işlem yapabileceğini bir bilse..

4 Mayıs 2010 Salı

Grup içinde 'Kaytarmak'



Bu dönem bir endüstri mühendisi adayı olarak, toplum psikolojisi isimli bir ders alıyorum. Tamamen seçmeli, kendim kaşındım da aldım. Ama o kadar kötü değilmiş. Bir sürü ilginç bilginin yanında endüstri mühendisliğinde işime yarayacak bir iki birşeyler de öğrendim..

Endüstri mühendisliği optimizasyon üzerine çalışıyor. Türk Dil Kurumu 'eniyileme' diyor. Tanımı getirisi en yüksek, mümkün olan çözüm, hal olarak özetlenebilir. Bir çalışma alanının optimizasyonu da endüstri mühendislerinin ilgi alanında. el kol hareketlerini, yürüme mesafesini en aza indirmek, iş ve işçi güvenliğini sağlayacak önlemler almak ve tabii ki verimliliği artırmak.

Derslerimin birinde çalışma koşulları konusu üzerinde çalışırken çalışanların performanslarının iş arkadaşlarından olumlu yönde etkilendiğinden bahsetmiştik. Çok derine inilmemişti ve ben de fazla üzerinde durmadım. Demiştik ki çalışma arkadaşları olursa, örneğin seri üretim bandı istasyonunda rütin bir iş yapan işçinin canı  sıkılmaz, dolayısıyla verimi artar. Aslında her zaman öyle değilmiş...

Psikolojide grup içinde kaytarma diye adlandırılan bir durum varmış. Benim okuduğum kitapta social loafing diye geçiyor. Bu durumu göstermek için bazı çalışmalar yapmışlar. Önce bir kişiye çıkarabildiğin kadar ses çıkar, yırtın demişler ve gürültüyü ölçmüşler. Ardından altı kişiye aynısını yapmışlar. Altı kişinin çıkardığı ses, bir kişinin çıkardığı sesin 3 katından biraz eksikmiş. En az 5-6 katı olmasını beklemez miydik?

Grup halinde bir iş yapıldığında insanlar karşılarındakinin daha çok çalışmasını bekliyor olmalılar. Özellikle de kişisel olarak ortaya koydukları grup çalışmasında ayırtedilemiyor olduğunda insanlar kaytarmaya daha müsaitmiş.

Peki bu durumu çalışma koşullarına uyarlayalım: bu durumu görmek için de bir deney yapmışlar. Denekler öncelikle tek başlarına bir halata tüm kuvvetleriyle asılmışlar ve ortaya konulan kuvvet ölçülmüş. Ardından denekle yan yana yine benzer halatları çekmek üzerine başka insanlar da katılmış. Yardımcı oyuncuların çektikleri halatlar farklıymış ama denek onlarla birlikte aynı halatı çektiğine inanıyormuş. Performansı yüzde 18 düşmüş!

Bunlar belki küçük ayrıntılar ama üretim koşullarında gözümüze bile çarpmayacak bu durum verimliliği inanılmaz etkileyebilir. Psikoloji de grup içinde insan davranışı üzerine daha bir çok konsept, örnek ve vaka çalışması var. Örneğin sevilen iş arkadaşlarının yakında bulunmasının performansı artırdığı ama sevilmeyen kişilerin bazı durumlarda performansı düşürebildiği gibi. Ancak bunları şimdilik ele almak niyetinde değilim.

Bir başka yazıda insan faktörünün önemi hakkında tekrar konuşmak üzere: psikolojiyi ciddiye alalım!

Burger King ve Sosları üzerine..



Burger King'i çok severim, fırsat buldukça giderim. Her ne kadar sağlıksız, çok kötü fena dense de evet biliyorum ama abartmamaya da çalışıyorum. Hemen heryerde de açıldı. Favorim "king size double whopper cheese menu, iki ranch sosu ve bir sarımsaklı mayonez". Deneyimli Burger King müşterisiyim ya, istediğim şeyi böyle pat diye söyleyince kasiyerler bir afallıyorlar, komiğime gitmiyor da değil..

Bir zamandır Burger'da bir uygulama var, sosları ücretleri yaptılar. İlk önce çok garipsedim. Zaten adam gibi menümü alıyorum; ketçap mayonez yemem; ne diye iki ranch bir sarımsaklı mayonezimden tane başına 25 kuruş alıyorlar ki.. Facebook'ta gruplar kurmuşlar, soslara 25 kuruş istenmesini protesto ediyoruz diye. Mc Donald's ta istediğin kadar sos ücretsiz diyip pabuç bırakmamaya çalışıyorlar. Onları bir inceledim, bu sos politikası hala devam ediyor mu diye. Maalesef evet.

Bu bence yanlış bir uygulama. Dedikodulara göre Calve soslara 10 kat zam yapmışmış da Burger bu yüzden her sostan 3 tane isteyen hem de bedava isteyen arsız müşterilerine bir sınır koymak istemişmiş. Olabilir, mantıklı. Ama burada çizgiyi çekerken istenmeyen sonuçlar doğmamasına da dikkat etmek lazım.

Öncelikle her restoranda standart bir uygulama yok. Zaten kasiyerler uygulama konusunda yeterince bilgi sahibi değil. Uygulamanın içeriği yanlış hatırlamıyorsam genel olarak şu şekilde: Hamburger menüsü alana ketçap-mayonezden ve sarımsaklı mayonezden toplam 3 adet, yan ürün alanlara barbekü, ranch ve hardaldan yine yanlış hatırlamıyorsam 3 adet verilebilir. Diğer şekilde alınmak istenirse ücrete tabiidir. Şimdi sen gel bu uygulamayı orada siparişe bakan elemana anlat, o anlasın, sonra bi de rush hour denilen o en yoğun zamanlarda bunu uygulamaya çalışsın.

Benim o yukarıda yazdığım standart siparişim artı istediğim chicken fries ve 1 barbekü sosuma ne cevap verdiler biliyor musunuz?
- 3'ten fazla sos vermiyoruz!

Dedim ki,
-Hiç mi vermiyorsunuz, parayla satın alabiliyor muyuz?

Gelen tepki galiba "ehe ehe" idi..

Sayın ilgili Burger king yöneticileri bu sos vakasına acilen bir çözüm bulmak, en azından bir standarda oturtmak gereklidir. Madem 25 kuruşun hesabını yapıyorsunuz, o hiç bir zaman talep etmediğim ücretsiz ketçap mayonezimi de verin o zaman. Kenara koyarım, eşe dosta dağıtırım. Böyle olunca hem uygulamadan habersiz elemanlar keyfi hareket ediyor, hem de benim gözümde (ve eminim başkalarının da gözünde) müşteriden 'kopardığınız' 25 kuruşlar hiç de olumlu bir izlenim bırakmıyor.

25 Nisan 2010 Pazar

Yemek Pişirme Sanatı



Yemek yemeyi çok severim. Beni gerçekten mutlu ediyor. Hani sigara tiryakileri sıkıldıklarında bir tane yakarlar ya, ben de canım sıkıldığında karnım tok olsa bile ağzıma bir şeyler atıp çiğnemek istiyorum.

Bazen boş vaktim olduğunda yemek yediğim kadar yapmayı da deniyorum. İnternete girip fasülye nasıl ayıklanır, sonra nasıl pişirilir diye bakar bunu yapmaya çalışırım. Gerçekten internette böyle bir çok site var ve özellikle mutfakla pek alakası olmayan hemcinslerim için söylüyorum: en basit yemekleri bile sıkıntısız öğrenebilirsiniz.

Bazen evde tek başıma kaldığımda ya da okulda dersler hafiflediğinde yemek yapma durumum olur. Okulda çok çok da kasamıyorum. Daha çok deneye yanıla birşeyler çıkartmaya çalışıyorum ve aslında fena da olmuyor! Düşünsenize hergün yemek yiyoruz; ağzımıza attığımız her lokmanın içine ne koymuşlar diye baksak, gerekli malzemelerin bir çoğunu çıkarabiliriz. Biraz da yapılışı üzerine kafa yorsak, örneğin “domatesleri nasıl bir biçim doğrayıp ne ara koymuşlar gibi”, işte bir yemek tarifi.

Cidden o kadar da zor değil. Bir seferinde evdeyken biber dolmasını tamamen uydurarak pişirdim. Manavdan dolma biber aldım, domates aldım. Evde pirinç zaten vardı. Pirinçleri pilav pişirir gibi biraz kaynattıktan sonra, az kızarmış dolmalık fıstıkları –böyle olursa daha lezzetli olur gibi geldi- rondodan/doğrayıcıdan geçirilmiş hafif haşlanmış tavuğu karıştırıp, doğaçlama bir yöntemle temizlenmiş dolmalık biberlerin içine doldurdum.Tabi biberlerin üstüne de bir parça domates koydum. Derince bir tencerede bir miktar sıvı yağ ile göz kararı yükseklikte bir suyun içinde biberin rengi yenebilecek bir yeşil alana kadar pişirdim.

Bu kadarını en başında kendimden beklemiyordum, zira donmuş hazır gıdalar bir aksilik ihtimaline karşı kenarda hazır beklemekteydi. Kıyma yerine tavuk kullanmış olmam sorun çıkarmadı ve sonuç gerçekten harika oldu.

Gelecek sefer yemek yapımı üstüne yazdığımda spesyalim etli mantar sotenin tarifini vereceğim ve yine kendi ürettiğim bir kaç püf noktasından bahsedeceğim –nasıl da havaya girdim. Beni takip etmeye devam ediniz.

22 Nisan 2010 Perşembe

Kağıttan Kahramanlar

Bu ara tatilde çeşitli blogları dolaşırken bu blog'a rastgeldim. Görür görmez içim bir sevinç doldu, çocuklar gibi heyecanlandım; bundan, bundan istiyorum dedim. Hani yıllar önce gazeteler maketler verirdi, erkek çocukları kağıttan araba, gemi vb maketleri yaparken, kız çocukları kağıttan elbiseler kesip, kağıttan bebekleri giydirirdi (görüyoruz ki toplumsal cinsiyet-gender- burada da ağırlığını koymuş) bu da onlar gibi fakat bu sefer X-Men karakterlerini kesip yapıştırıyoruz!!

X-men'in çizgiromanına, animasyonuna oldum olası bir hayranlığım, takipçiliğim vardır. (Filmler eh işte.. hele 3. film bence bir çuval inciri berbat etmek, onu yoksayıp başka bir film yapmalılar). Beni yakından tanıyanlar bilirler, öyle çok severim ve bahsederim ki bir zamanlar diğer insanların da bundan benim hoşlandığım kadar hoşlandıklarına kanaat getirdiğimden sosyal hayatımı az daha yok ediyordum. Neyse, bu sefer sadece yazıyorum, şimdiden sıkıldıysanız sonraki yazıya geçebilirsiniz :)

Blog'un ismi http://mypaperheroes.blogspot.com/ . Üç boyutlu maket figürlerini pdf halinde kaydedip yayınlamışlar ve bu dosyalardan çıktı alıp bir makas ve yapıştırıcı yardımıyla bir araya getirdiğinizde siz de bu figürlere sahip olabilirsiniz. Makas ve uhu ile aram çok kötü değildir, ama şu ortaokuldaki iş eğitimi dersinden beri biraz paslandığımı farkettim. Yine de bence fena olmadı.

Dip Not: Şimdilik sadece 1 adet (evet yapıp resmini çektim/bknz Emma Frost) yaptım, yapıştırdım çünkü çok zahmetli. Kenarda bekleyen 4 tane daha var. :)


21 Nisan 2010 Çarşamba

Plants vs Zombies




"Zombiler dünyayı ele geçirmeye karar vermişler ve işe evinizin ön bahçesinden başlıyorlar!"

Kaç haftadır sıkılmadan oynadığım oyunun tanıtımı bu şekilde. Zombiler evinize, ön bahçeden, havuzdan, çatıdan saldırıyorlar, siz de cephanelikten çeşit çeşit bitkilerinizi çıkarıp evinizi savunuyorsunuz. Bezelye üfleyenlerden, karpuzatarlara, zombiçiğneyen bitkilerden, zombileri ateşe veren acı bibere kadar hertürü silahınız mevcut! Bunları bahçenize stratejik bir şekilde ekip türlü türlü farklı özellikleri olan zombi ordularına karşı direniyorsunuz.


Oyun gerek oynanışı gerekse açıklamaları bakımından oldukça esprili. Klasik oyunun yanında çok çeşitli yan oyunları olmasıyla da oyuncunun canını sıkmadan saatlerini geçirtebiliyor. Yer yer hırs yaptırıp, optimum stratejiyi buluncaya kadar kafanızı da meşgul edebiliyor.

Bu ara tatilde bu oyunun karşısında çook vakit geçirdim :P

Lens Almanın İncelikleri



Ortaokul 2, değişen adıyla ilköğretim 7. sınıfta gözlük takmaya başladım. Kendimi çok tipsiz bulduğumdan gözlüğün beni yakışıklı/karizmatik gösterdiğini düşünürdüm. Üniversitede işler değişti..

Lense geçişim biraz zoraki oldu. İlk voleybol antremanlarımın birinde eli ağır arkadaşlarımdan birinin smacı yüzüme çarptı, gözlük kırıldı uçtu. Gözlükle de voleybol oynanır mı demeyin, 6 sene gözlükle oynadım, atladım, zıpladım, takla attım kalktım neler neler yaptım; bütünleşmişim o gözlükle. Arkadaşlar sen en iyisi lens al artık dediler. Ben nasıl olur, olur mu, nereden alınır derken kendimi bu olayı takip eden haftasonu beşiktaşta bir gözlükçünün kapısında buldum...

O kadar da aman aman birşey değilmiş; gözlük numaranı söylüyorsun, uzman gözlükçü bu lens sana olur diyip bir çift takdim ediyor. Zaten lens numaraları ile gözlük numaraları aynı olduğundan bir sıkıntı olmuyor, hatta bir kaç sene içerisinde en iyi lens numarası kombinasyonunun uzmanı oluveriyorsunuz.

Lens kullanmaya başladığınız ilk zamanlarda biraz sıkıntı oluyor. Malum alışkanlık yok, göz kapaklarınızın içerisinde bir şişkinlik bir rahatsızlık. Ama zamanla alışıyorsunuz. Hatta şimdi 3 senelik bir lens kullanıcısı olarak söyleyebilirim ki lensler gözümdeyken en ufak bir rahatsızlık hissetmiyorum. Getirdiği birkaç küçük külfet geceleri yatmadan önce çıkarma gerekliliği, çıkarırken ellerin temiz olmasına özen gösterilmesi ve de ayda bir satın alınası lens solüsyonu.

Bu yukarıda bahsettiğim lensler şeffaf olanlar. Bir de bu lenslerin renkli olanları var. Hazır numaralı lens alıyorum, bari renklisinden olsun, farklı olayım demeyin. Renkli lensler başlangıç için bence en kötü lens grubu. Öncelikle çok ağırlar ve ilk taktığınızda gözde ciddi rahatsızlık yaratıyorlar. Ayrıca hava geçirgenliği şeffaflar kadar olmadığından bir o kadar da sağlıksızmışlar. Renkli ve numaralı lenslerim var ama ancak özel günlerde, ayda bir kaç defa farklı gözükmek istediğimde, özel durumlarda kullanıyorum. Tavsiyem: siz de öyle yapın, göz kıymetli :)

Spartacus: Blood and Sand

Kirk Douglas’ın oynadığı Spartacus filmini seyretmemiştim ama bu dizinin çıkış tarihinden haberim vardı ve merakla bekliyordum. Ne reklamını görmüştüm ne de konusuna dair bir fikrim vardı. Ama işte iyi bir dizi daha yayınlanmadan hatırda kalıyor, kendini beklettiriyor.

Dizinin ilk bölümünü çıkar çıkmaz izledim. O gün doğumgünümdü dolayısıyla unutmam mümkün değil. İlk 45 saniyeyi izledikten sonra haber gruplarından birine bu diziye hayran oldum diye yazdığımı hatırlıyorum. Bir dövüş sahnesiyle açılıyor dizi, kollar bacaklar kopuyor her yer kangölü. Sahnelerin sunumu yer yer bir çizgiroman karesini andırmakla beraber, doğru zamanda giren ‘gaz’ müzikleriyle öne çıkıyor.

Evet, bugüne kadar sadece bir örneğini gördüğümüz ilkçağ Roma’sı dizilerine bir yenisi eklendi ve bu dizi de diğeri gibi herkesin yüreğinin kaldırabileceği cinsten değil. Şiddet ve seks: günümüzde satan iki şey: bu dizide ikisinden de bolca var ki ailecek oturup izlemenizi tavsiye etmem! Ayrıca özellikle kadın cinselliği yerine erkek ögesini öne çıkarması ve kendini bu şekilde satması da diğer dizilerde görmediğimiz farklı bir yanı.

Kurgusu zekice, entrikaları iyi (ki bence entrika bazında Rome’un eline kimse su dökemez), dövüş sahnelerine inanılmaz para ve emek harcanmış; kostüm, dekor, figüran, küçük ayrıntılar herşeyiyle ince ince düşünülmüş bir yapıt. Özellikle 300 Spartalı filmini ve Rome dizisini sevenlere kesinlikle önerebilirim. Ancak bu diziyi Türk televizyonunda izlemeden önce iki kere düşünün derim, zira bizde bu “Türk aile ahlak yapısı, gelenek ve görenekleri varken” bu dizi sahneleri kırpıla kırpıla yolunmuş tavuğa döner, izlenmez, yazık olur.

20 Nisan 2010 Salı

Stajsal Faaliyetler



Şu zorunlu olan üniversite 3. sınıf yaz stajım için uğraşıyorum. Yaklaşık 2 aydır kariyer.net yenibiris.com gibi sitelere üye oldum, CV'ler yazdım hem İngilizce hem Türkçe..

Kaç tane yere başvurdum. Endüstri Mühendisliği mi, hah işte ben de ondanım: balıklama.. Gel gör ki daha bir tanesi bile cevap yazmadı. Ancak başvurunuz alınmıştır mesajı geliyor. Aranılan özelliklerde sadece MS Office yazılmış ilanlardan bile sonuç çıkmadı. İnsan bi görüşmeye çağırır, tanışırız vallahi ilk görüşmede para istemeyeceğim.

Herhalde bir yer yanlış yapıyorum. Lisem, üniversitem iyi. Aktivitelerim aman aman olmasa da var. Sosyallik yerinde. Peki ne arıyor bu firmalar? Belki de fotoğraf koymadığımdan :S

Bi de aklımın almadığı birşey var. Çoğu firma stajyer alım sonuçlarını mayıs ayının ortasında açıklayacakmış. O zamana kadar kim öle kim kala. Şimdi sağlam bir adam mayısın ortasına kadar kollarını kavuşturup hazreti firmanın keyfini bekleyecek bu arada gelen teklifleri de geri mi çevirecek.. Bence atı alan Üsküdar'ı geçer..

Dip Not: Stajım için endişelenmeyelim. Iyi bir firma ile çok önceden anlaştım :)


Saç Bakımı Maceram



Şu blog uma samimi bir açılış yapmak, okucularımla arayı yumuşatmak ve belki biraz sempati kazanmak (ahaha) için ilk yazımda biraz kişisel takılmak, bir anımı anlatmak istiyorum..

Çok da uzak geçmişte değil, geçen sene kampüs içerisindeki berbere gitmiştim. Çok pahalı bir yer değil ama saç kesimlerinin kalitesi oldukça iyi. Neyse, o zamanlar saçım uzun, neredeyse omzuma kadar geliyor biraz kesti düzeltti, saçlarında çok kırıklar olmuş biz buna bakım yapalım hem fiyatları çok düşürdük dedi... Bakım filan anlamam, artık ne sandımsa bütün saflığımla " oluur, neden olmasın" dedim.

Önce ipekli bir kremler sürdüler, iyi hoş saçlar gıcır gıcır oldu. Fena kısım: önce streç film ile bir güzel paketlediler, sonra şu kuaförlerdeki kocaman kurutma makinalarından birine kafamı soktular.

Elime de bir tane gazete verdiler!!

Artık utançtan kızaran yüzümü kapatmam için mi, yoksa gerçekten okumam için mi o gazeteyi verdiler tam hatırlamıyorum. Ama metin olmak lazım, bir işe başladım sonuna kadar gideceğim. 10-15 dakika ben öyle bekledim. Ama kapıdan her biri girdiğinde içim fena oldu, ya arkadaşsa, beni bu halde görürse. Psikolojideki spotlight effect diye tabir edilen durum. Tüm gözler beni izliyor sanıyorum. Şimdi olsa bu kadar utanmam, ki utanılacak bir şey yok; arkadaşlarımı toplar öyle saç bakımı yaptırmaya giderim :) bi de fotoğraf çektiririm, güzel güzel anılarım olur..

Dip not: bu bakım şeysi sonrası mentollü bir sıvı sürdüler, resmen kafa derimin nefes aldığını hissettim. Hani mentollü sakız çiğneyince her nefes ağız içinde bir soğukluk yaratır ya işte öyle.

Dip not II: artık uzun saçlarım yok, yeni bir saç bakımı macerası kısa-orta dönemde hayal..

İşte Başlıyoruz..

Bir kaç aydır bir blog açmayı planlıyordum. Konusu üzerinde düşünmekten, bunun gelip geçici bir heves olup olmayacağına karar vermekten geciktirdim, zaman geçirdim. Geçici bir heves olmayacağını umuyorum ve yazıyorum; konusuna gelince: 18-25 yaş grubuna hitap edebilecek benim ilgi alanıma giren her türlü konu, başlıca teknoloji, güncel sinema, müzik vb haberleri, hobilerim ve ilgili gelişmeler –çizgiroman, photoshop, voleybol vb.- ve gidişata göre bakacağım yorumlayacağım güncel içerik olacak. İnşallah!

Planımız iyi, güzel, hoş; okuyan olur mu? Umuyorum olur. Bu imlaya, anlatıma rağmen olur mu? Hatalarım affola, vallahi Türkçemizi çok severim, korurum; zamanla ben de alışırım, öğrenirim. Şaka bir yana gerçekten elimden geleni yapacağım. Ben ki zaman zaman iki kelimeyi ardarda getirip derdimi anlatamazken klavye başında işlerin daha farklı olacağına inanıyorum ve müstakbel okuyucularımdan sabırlı olmalarını rica ediyorum. :)

Gelecek yazılarımda buluşmak üzere..

Free Hit Counter