30 Mayıs 2013 Perşembe

Akupunktur Diyeti Vol.2

2010 yazında Ankara’daki akupunktur doktorum Ali Sezen ile yaptığım diyet ve 7 haftada verdiğim 23 kiloyu anlattığım yazım oldukça ilgi çekmiş. Bu sebeple akupunktur ile yaptığım ikinci diyet maceramdan bahsetmek istedim.

3 sene önce yaptığım diyet ile epey kilo vermiş, Ali Sezen’den çok memnun kalmıştım. Ancak artık İstanbul’da yaşıyor olmam, farklı bir akupunktur doktoru bulmamı gerektiriyordu. İnternetten bir kaç doktor araştırıp teker teker aradım. Son iki seçeneğimden biri Dr. Faruk Öncel, diğeri ise Servet Ayrancı’ydı. Faruk Öncel medyatik bir doktormuş, sabah programlarına çıkıyormuş, benim haberim yok. Telefonla muayenehanesini aradığımda kendisi çıktı, şaşırdım. Malum eski bir Ali Sezen hastası olarak bir ayda ne kadar kilo verebileceğimi sordum, “Diğer tüm doktorlardan daha fazla” yanıtını aldım. Bir mühendise verilmemesi gereken bir cevap. İkinci olarak sadece kulak akupunkturu yaptığını, vucüt akupunkturu yapmadığını öğrendim, bu da acaba benim iştahımı kesmeye yeter mi şüphelerini oluşturdu. Ve tabi açıkçası bir aylık peşin alınan tedavi fiyatları biraz tuzlu geldi.

Dr. Servet Ayrancı’yı aradığımda ise sekreter hanım hemen kendisine bağladı, bu sefer alışkın bir hasta adayı olarak o kadar şaşırmadım. Sanırım birinci ağız doktordan tedavi ile ilgili bilgi almak iyi bir pazarlama tekniği. Servet Hanım, ben aşırı iştaha neden olan etmenleri ortadan kaldırıcı tedavi yaparım, normal beslenen kişi de zamanla kilo verir diyor. Hedefi kişiyi olabildiğince sağlıklı yaşatmak. Hem vücut hem de kulak akupunkturu yapıyormuş. Fiyatlarının da Ali Sezen ayarında makul olması da benim için bir artıydı. Servet Hanım’a gitmeye karar verdim. Memnun kalmazsam başka bir doktora gidebilirdim. Neticede bir aylık tedavi ücretini peşin vermiyordum.



Servet Ayrancı, Ali Sezen’den çok farklı bir akupunktur uygulaması yapmıyor. Belki farklı hasta ile zaman harcaması, muhabbet etmesi, kişisel olarak tanıması olabilir. (Ali Sezen çok konuşkan biri değildi ama ben bunu hiç dert edinmemiştim açıkçası. Doktorun sosyalliği tedavinizde rol oynayacaksa değerlendirebilirsiniz tabi J ) Tedavi haftada bir tekrarlanıyor, akupuntur iğneleri ile 20-25 dakika bekliyorsunuz, sonra kulak bantlarınız takılıyor ve gidiyorsunuz. Akupunktur iğneleri hala acıtmıyormuş, bilginize.

Verilen rejim ise pek kolay uyulabilecek cinsten. Sabahları bir dilim tahıllı ekmeğe iki parmak büyüklüğünde peynir ve yanında bir miktar domates, biber veya benzer bir sebze eşliğinde. Öğlen hepsi birer porsiyon olmak üzere çorba, sebze yemeği, ızgara tavuk, ızgara et, yoğurt veya salatadan iki tanesini seçerek yemek. Tabii ki iki ana yemeği yanyana koyarak yiyemezsiniz J Hızlı kilo vermek istiyorsanız ama salata yoğurt ikilisini tercih edebilirsiniz. Akşam da aynı seçmeli menüyü tekrarlıyoruz. Ancak öğlen et yediyseniz akşama et yiyemezsiniz.

Bunların dışında bir gün içinde kütleniz çarpı 40 mililitre su tüketmeniz gerekiyor. Örneğin 100 kg iseniz, 100 x 40’tan 4000 ml, bu da 4 lt su yapar. Öğleden sonra bir meyve hakkınız da bulunuyor. Şahsen diyete oldukça kolay uydum, sokakta yemek yemem gerektiğinde hep diyete uygun yiyecekler bulabildim. Genel olarak çok acıkmadığımı söyleyebilirim, ama sanki Ali Sezen diyetimden farklı olarak bir kaç sefer midem guruldamış olabilir J

Ve sonuç:
Yaklaşık 3 ayda 15 kg verdim!

26 Mayıs 2013 Pazar

Blog Dünyasına Geri Dönüşüm

Buraya yazmayalı uzun zaman olmuş. Son yazım Aralık 2011’den bu yana -evet neredeyse- bir blog’umun var olduğunu unutmuştum. Tekrar yazmak istedim ve işte buradayım. Bu süre zarfında başımdan geçenlere bir yazı ayırmak istedim. Bunu takip eden diğer yazılarımda yine hobi, teknoloji, gezelim görelim tarzı yazılarımla devam edeceğim.

Okul 2011’in haziran ayında bitti. Artık bildiğiniz endüstri mühendisiyim. Askere gitmedim ve biraz zor olmakla birlikte bir iş buldum (bu zorluğu bir başka yazımda paylaşacağım), istanbul’a yerleştim.

İşe başladığımdan beri hayat birden bire çok değişti. Yine bir yoğunluk, yine bir koşuşturma ama bu seferkinden hiç bir şekilde kaçamıyorsunuz. Özellikle ilk aylar çok zor geçti. Üniversitede projeler için sabahlamaya, ertesi gün 2 derse gidip, 2 dersi asmaya, bir ders arasında gelip birazcık yurt odasında uyuklamaya kısacası idare etmeye öylesine alışmışız ki, iş hayatında bunları yapamayınca çok zor oluyor.Bir kere yarın işe gitmesem uyusam lüksünüz yok. Mesai sırasında sürekli olarak yüksek performans göstermek zorundasınız ve uyuklamak ihtimal dahilinde değil. Ve son olarak 3 aylık yaz tatili, 2 haftalık sömestr tatili, birer haftalık bahar tatilleriniz yok. Bütün yıl, 2 haftalık izin kullanabilmek için çalışmak durumundasınız. İşte hayatımın şoku bunlar oldu. 

İş hayatına alışmak kolay olmadı. Öncelerde iş bütün zamanımı alıyor, hiç bir şeye vakit bulamıyordum. Malum, eve yerleşmek, evin eksiklerini tamamlamak, hiç bitmeyen ev işlerinin yanı sıra üniversiteden kalan sosyal hayatımı da yürütmek hiç kolay olmadı. Yaşamaya ne zaman vakit bulacağım diyordum.

Sonrasında işler rahatladı tabi. Bir kere, ofiste geçen zamanın da ölü zaman olmadığı, artık böyle bir ortamda hayatımı geçireceğimin farkına vardım ve kabul ettim. Sonrasında ev işlerinde oldukça deneyim kazandım ve (endüstri mühendisliğimin bir yan etkisi olarak) ev hayatımı optimize ettim. Artık sadece gerektiği kadar ev işi yapıp kendimi fuzuli yormuyorum. Ve bir de aslında yazın 1-2 hafta denize girebilmek için bütün bir sene çalışmam gerektiği beni o kadar üzmedi. Esasında deniz, kum, güneş hiç bir zaman benim tatil anlayışım olmamış. Birer ikişer gün kafa izni alıp haftasonunu uzatmak bana yetiyormuş.

Sonuç olarak, uyum sağladım ama dediğim gibi kolay olmadı. Moral bozukluğu, üzüntü sıkıntı oldukça yemeğe sarıldım. Ev iş arasında denge kurmaya çalışırken sosyal hayatımı kurban ettim. Yine de hayatım şu an kötü değil. Elimdekileri en iyi şekilde değerlendiriyorum.

Bu arada, bu kadar zaman harcama, stres kaynağı, koşturmaca çekmenin en iyi tarafını söylemediğimi farkettim: SİZE BUNUN İÇİN MAAŞ ÖDÜYORLAR!

Evet galiba, her ay çalışma azmimi yenileyen şey bu J
Gelecek yazımda görüşmek üzere.   


PS. Erdil Yaşaroğlu'na bu karikatürü kullanmama izin verdiği için teşekkür ederim. Alıntı kaynak bilgilerini karikatürün altında bulabilirsiniz. 

12 Aralık 2011 Pazartesi

Televizyon Teknolojisi


Bu lcd, led televizyonlarla tanışmam herhalde ilk kez teknoloji dergileri ile oldu. Babamla T3, Stuff dergilerini inceleyip bir çok cihaza iç geçirir, fiyatların astronomikliği ile dalga geçerdik. “Bu TV 5999 TL miymiş?? Herhalde kahve de pişiriyor olmalı..”


Bu cihazların ucuzladığını ilk farketmem de Cevahir çarşıdaki Teknosa mağazasında oldu. Yanlış hatırlamıyorsam 3 katlı Teknosa’nın restorasyondan geçip ilk açıldığı zamanlardı. Yürüyen merdivenlerden çıkıyordum, karşımdan da insanlar iniyor yine yürüyen merdivende. Ama o da ne: herkesin kucağında bir televizyon kutusu?! Bir değil, iki değil, herhalde yukarıda bedava TV dağıtıyorlar diye düşündüm, çıktım baktım.

Hiç böyle bir Teknosa görmemiştim. Açılışa özel indirimler yapmışlar. Görevliler masaların üstüne çıkmış, elinde megafon “CEP TELEFONLARINDA %40 İNDİRİİİM BAŞLADI” diye çığırtkanlık yapıyor. Sanırsın Salı pazarı. Kalabalık da öyle. Ama fiyatlar gerçekten hoşuma gitti o gün. 1000 TL civarına koca koca televizyonlar satılıyordu ve ben ilk kez o gün bu televizyonların makul fiyatlara indiğini farkettim.

Malum, okulu bitirdim, iş buldum yeni eve taşındım. Yatağı, masayı, koltukları hallettikten sonra en önemli ihtiyacım televizyona geldik. Taşındığımın üçüncü ayı, televizyon olmadan yaşamaya alışmışken, ‘nasıl olsa ileride alınacak, hazır amcamlar da ev hediyesi almak istiyorlar, üstüne ben tamamlayayım, televizyon alalım’ mantığı ile harekete geçip bütçemize ve isteklerimize en uygun modeli aramaya başladık. 32 inçlik bir model düşünüyorduk. 

Peki TV alırken nelere dikkat edilmeli: Öncelikle ‘full HD’ olmalı. Sonrasında 100 Hz görüntü akış hızına dikkat edilmeli. Televizyonların özelliklerinde bu görüntü akış hızını genelde belirtmiyorlar ve fiyatını uygun gördüğümüz televizyonlar 50 Hz olabiliyorlar. 50-100 Hz arasındaki farkı çıplak gözle anlamak kolay değil ama almışken 100’lükten almakta fayda var. Bir de eğer bütçeye uysun diye birinden taviz verilecekse çözünürlük yerine, görüntü akış hızından taviz verin.



Bunların dışında ben televizyonun bir USB girişi olmasını çok istiyordum, öyle de oldu. Böylece bellek cihazı takıp film, dizi de seyredebiliyorum. İşin sürprizi ise 1,5 TB’lık hard diski USB’den televizyona bağladığımda oldu: çalıştı!.. Hard diskin içindeki dosyaları görebiliyorum ve açabiliyorum. Tek bir problemim var, o da mkv uzantılı dosyaların bir kısmını açmakta problem yaşıyor olmam. Ya sessiz ya da görüntüsüz çalışmakta ısrarcı olabiliyorlar. Hiç mi çalışmıyorlar, hayır bazıları sorunsuz çalışıyor. Bu yüzden de yazılım güncelleme ile düzelebileceğini umuyorum.

Ve son olarak, aldığım televizyonun markası Philips’ti. İnternette istediğim özelliklere sahip modelleri araştırdım, buldum ama sipariş vermeye, teknik sevis-garanti olaylarına çekindiğim için mağazadan aldım. 1099 TL’ye maloldu ve şunu da söyleyebilirim ki mağaza içindeki kısa süreli indirimler her türlü internet sitesinden daha uygun olabiliyor. 

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Futbolda Şike



Futbolla pek ilgili değilim. Gelişmeleri uzaktan takip ederim, oldukça da tarafsız olduğumu düşünüyorum. Şu şike davası günlerdir gündemi meşgul ediyor. Hepimiz işimizi gücümüzü bıraktık, Fenerbahçe düşecek mi konuşuyoruz.

Bu süreçte bana en çok garip gelen şey taraftarların tavırları. Bir kere takımı bu kadar zan altında kaldı diye utanmayı bir kenara bırakın, örneğin Fenerbahçeliler “hepimiz Aziz Yıldırım’ız” gibi söylemlerle ortaya düşebiliyorlar. Beşiktaşlılar ise şike yapmadık diye savunma yapmayı bırakın, “Türkiye kupası maçında şike iddiası var, Süper Lig’den düşürülmesine gerek yok” gibi bir düşünceyle ortalardalar. Hatta (bence epeyce yüzsüz bir şekilde) Fenerbahçe düştüğü takdirde sıra ona geleceği için Avrupa’da Beşiktaş’ın Türkiye’yi temsil etmesi gerekeceği düşüncesindeler.

Ağzım açık izliyorum. Her yerde suçu bir başkasına atmaya çalışmacalar, kendi takımını kayırma halleri. Fenerbahçeliler açıklama yapıyor “ama hâkim ve savcılar da onlarca bedava bilet aldı.” Bu durum Fenerbahçe’yi aklamıyor sevgili takipçiler. Bilhassa daha çok zan altında bırakıyor. Yöneticiler teşvik primi vermişmiş, futbolcuların kabahati yokmuş; Aziz Yıldırım şahsi hareket etmişmiş. Oldu olacak sadece yöneticileri küme düşürün. Bir kere bir başkan nasıl şahsi hareket eder, sizin aklınız alıyor mu? Sen bir takımın en üst mevkisindeysen şahsi hareket edemezsin. Bulunduğun mevki hareketlerini bağlar. Bunu da baştan kabul ederek o işe soyunursun.

 Basın her ne kadar Fenerbahçe’yi, Beşiktaş’ı ve Trabzonspor’u kurtaralım diye tezahürat yapsa da, şikeye en ağır ceza verilmeli. Yoksa bu ligin hiçbir anlamı kalmaz. Federasyon işleri olabildiğince ağırdan alıyor, nasıl kurtaracaklarını bilemiyorlar henüz, çünkü işler baya ciddi. Ortada sayfalarca doküman var. Yine de kılıfına uydurabildikleri takdirde olabilecek en hafif cezayı vereceklerinden eminim. Umarım bütün suç Aziz Yıldırım’ın sekreterinin üstüne kalmaz yoksa gelecek yıl en güzel şike yapanın kazandığı bir lig izlemek zorunda kalırız. Mahkemeden çıkacak kadar kargaları güldürecek cinsten olursa da Türkiye liglerinin itibarı düşer, uluslar arası bahislerden çıkartılırız, sonuçları bir takım gazetelerin takımların düşmesi halinde olabilecekleri yazdıkları felaket senaryolarından çok daha kötü olabilir. 

Benden söylemesi.. 
Free Hit Counter